Ahmetler Köyü

Köyümüzü, yöremizi, kültürümüzü tanıyalım, tanıtalım.

22 Mart 2020 Pazar

Ahmetler Köyü Soy Ağacı



GİRİŞ

“Ölülerinizi onların iyilikleri ile yâd edin (anın). Onların kötülüklerini anlatmayın.” – Hadis-i şerif.
Peygamberimizin bu sözünü düşününce ne gelir aklımıza? Ölülerimizi ya da dedelerimizi, atalarımızı anmak… Ve de iyilikleri ile anmak… Bu nasıl olabilir? Tanımadığımız insanı anmak aklımıza gelir mi? Eğer dedelerimizi, atalarımızı tanırsak, onların yaptığı iyilikleri de biraz bilirsek, onları iyilikleri ile anabiliriz.

Değerli ozanımız Yunus Emre bir dörtlüğünde der ki:
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsin
Bu nice okumaktır.
Buradaki kendini bilmek, kendini tanımak ya da haddini bilmek şeklinde anlaşılabilir.  Kendini tanımak şeklinde düşünecek olursak, atalarımızı tanırsak kendimizi tanımamız kolay olacaktır. Sözgelimi dedemin seksen yaşında iken dişleri sapasağlam ise benim diş sorunum az olacak demektir. Babam ya da amcalarım sportmen bir vücuta sahipse ben ya da çocuklarım sporla uğraşırsak başarılı olabiliriz. Onların bize bıraktığı genler bu konuda bize yardımcı olacak demektir. Yani atalarımızı tanırsak kendimizi ya da çocuklarımızı tanımamızı kolaylaşır. Atalarımızda güzel sesi olan yani güzel ezan okuyan ya da güzel türlü söyleyen yoksa benim ya da çocuklarımın müzikle uğraşması isabetsiz olacak demektir. Atalarımızdan genler yoluyla aldığımız miraslar olduğu gibi ahlâkî, kültürel miraslarımız da vardır. Kültürel mirasların ne olduğunu anlamak için de yine onları tanımak, nasıl yaşadıklarını bilmek gerekir.

Yine bir söz vardır: “Dününü bilmeyen bu gününü anlayamaz. Bu gününü anlayamayan yarınını göremez” Görülüyor ki dedelerimizi atalarımızı bilmek tanımak kendimiz için de faydalı bir iş olacaktır. Görülüyor ki atalarımızı tanımamız için bir sürü nedenimiz var. Bu nedenleri daha da sayabiliriz.

Dedelerimizi atalarımızı tanımak, adlarını bilmek ve de unutmamak için 2009 yılı yaz aylarında köyümüzde bir araştırma yaptım. Sağolsun herkes yardımcı oldu. Olabildiğince her soydan yaşlılarla görüştüm. Bilebildikleri kadarıyla dedelerimizin atalarımızın adlarını saydık ve yazdık. İlginç olan, ben onlara atalarının adını sormuşken, onlar atalarının adı ile beraber, neler yaptıklarını, kendilerine neler bıraktıklarını da anlatmaya başladılar. “Şu tarla felan dedemden kalmış, bu bahçe felan ebemden kalmış.” gibi cümlelerle onların iyiliklerini anlatmaya başladılar. Onlara karşı bir saygı bir minnet duygusu seslerinin tonundan anlaşılıyordu. Bazı isimler konuşulurken onunla özdeşleşmiş bir olayı da anmadan geçemiyorlardı. Onların adını anarken bu iyi mirasları anmadan bizi bu günlere getirebilmek için ne gibi zorluklara katlandıklarını anlatmadan geçmenin, onlara karşı bir saygısızlık bir haksızlık olacağını düşünüyorlardı sanki. Daha ben sormadan onların nasıl bir adam olduğunu, nasıl yaşadıklarını da anlattılar. “Nasıl bir adamdı?” sorusunun karşılığı olarak, başkalarını da düşünen, başkaları için iyi bir şeyler yapmış olan, renkli kişiliklerden kısa özgeçmişler oluştu. “Nasıl yaşamışlardı?” sorusuna karşılık seferberlikten, efelerden, kıtlıktan söz etmeye başladılar.

Atalarımızın, dedelerimizin nasıl yaşadıklarını inceleyince onların bize neden, nasıl bir miras bıraktıkları da anlaşılıyor. Bize bırakılan miras onların devraldıkları mirasa göre daha iyi miydi, yoksa daha kötü müydü?

Gençlerimizden bazıları ana babalarını sorguluyorlar. “Neden beni okutmadın?” “Felancanın durumu iyi de bizimki neden daha kötü?” Sorular daha çoğaltılabilir. Soruların cevabını bulabilmek için dedelerimiz nasıl yaşamış, onu bilmek gerekir. Dedelerimizin nasıl yaşadığını bilebilmek için o dönemin gerçekleri olan seferberlik, kıtlık, efeler gibi konuları bilmek gerekir. Dedelerimizin nasıl yaşadığını bilirsek, dedelerimizin babalarımıza nasıl bir miras bıraktığını anlayabiliriz. O zaman ancak babamız nasıl bir miras devralmış da bana böyle bir miras bırakıyor? Sorusunun cevabını doğru olarak bulabiliriz.

Soy ağacımızla birlikte, bazılarına ait kısa özgeçmişleri ve seferberlik öykülerini de beraber okuyacak olursak görürüz ki atalarımız çok zor şartlar altında yaşamışlar ama onları iyilikleri ile anacağımız güzel miraslar bırakmışlar bizlere. Onları iyilikleri ile analım. Hepsinin rahmeti bol olsun.
...
Aramızda yaşamayan yakınlarımızdan bazılarının fotoğraflarını da "ANILARDA YAŞAYANLAR" adlı albümü açarsak görebiliriz.
https://get.google.com/albumarchive/100187015185291181992/album/AF1QipP42ULOTee6znA918MiBgQNpMWeWpAkAJ4CHczt


KÖYÜMÜZDEKİ SOYLAR (SÜLALELER) VE SOYADLARI

Okuyucunun dikkatine:
1 – Soy sıralaması harf sırasına göre yapılmıştır.
2 – Bazı isimler değişik şekilde söyleniyor. Nüfus cüzdanında da farklı şekilde yazılabiliyor. Örnek: Köyde Hürü diye çağırdığımız isimler nüfus kaydında Huri, Huriye, Hürü olarak yazılabiliyor. Arzı diye çağırdığımız kişiler de nüfus kaydında, Arzu veya Raziye olarak yazılabiliyor. Elimizde nüfus kaydı olmadığı için yanlışlık olabilir. Uyaran olursa düzeltiriz.
3 – Benzer isimler çok. Kaç tane Mustafa Koç var, kaç tane Ali Koç var sayabilir misiniz? Ya sizin daha tanımadığınız küçükler? İsim karışmasını azaltmak için kişinin köyde söylenen bir lakabı varsa ismin yanına parantez içinde yazılmıştır. Lakapların çoğu olabildiğince söylenişine yakın bir şekilde yazılmıştır. Örnek: Köyde kimse Goc’aloğlu yerine Koca Ali Oğlu demezdi. Tülüc’oğlu yerine Tülüce oğlu demezdi. Bu yazış şeklimizi de anlayışla karşılamanızı bekliyoruz.
4 – Ölmüş atalarımızın (1335 – 30.01.2000) şeklinde doğum ve ölüm tarihleri parantez içinde eklenmiştir. Bu tarihler yazılı olanların mezar taşlarından alınmıştır. Ancak eski atalarımızın doğum tarihleri hicri, güneş takvimine göre yazılmış. Bu takvimi Şimdi kullandığımız milat takvimine çevirmek için 584 eklenmesi gerekmektedir. Örnek: Süleyman Varol’un doğum tarihi 1335 yazılmış. 1335 artı 584 eşittir 1919. Demek ki Süleyman Varol miladi 1919 yılında doğmuş. Okuyucularımız atalarının hicri doğum, ölüm tarihlerini bu şekilde milat takvimine çevirebilirler
5 – Burada atalarımız köyümüzdeki orta yaş kuşağına kısmen genç kuşağa kadar tanıtılmaya çalışıldı. Yazılmış olan bilgilerde yanlış ya da eksik bölümler varsa bize bildirirseniz memnuniyetle tamamlarız ya da düzeltiriz. Bundan sonrasının yazılıp eklenmesini de bu işleri bizden daha iyi yapacağını düşündüğümüz gençlerimize, çocuklarımıza bırakıyoruz.
6 – Bu çalışmalarımızda defalarca görüşlerine, bilgilerine başvurduğumuz büyüklerimiz: Musa Güngör, Mustafa Koç(Pantır), Şerife Çalı ve Yusuf Varol’a teşekkür etmeyi bir borç bilirim.
7 – Bu çalışmamızda yanlış veya eksik yazılmış bilgiler olabilir. Okuyucularımız böyle durumlar görürlerse bize bildirsinler, düzeltelim ya da ekleyelim.


 

 bağlantılarındaki Ahmetler Köyü Soy Ağacı yazımıza yorum ya da mesaj  olarak bildirilen uyarılar doğrultusunda güncelleme yapılır.
…
I – AKÇ’EL (AKÇA EL)
1. Akça
2. Kocakça
3. Küçükakça

II – DELİ AHMET EL
4. Demir

III – DELİBAŞ EL
5. Varol

IV – ECEVİT EL
6. Çalı
7. Özen
8. Ecevitoğlu
9. Yüksel
10.Şenol

V – EMİR EL
11. Kocademir
12. Özdemir
13. Küçükdemir
14. Yıldız

VI – HATIP KIZI EL
15. Karakaya

VII – İHTİYAR EL
16. Güzel
17. Yücelalp

VIII – MOLLA MEHMET EL
18. Öz

IX – MUSACIK EL
19. Zor

X – PANTIR EL
20. Aslan
21. Güngör
22. Kara
23. Koç

XI – ŞABAN EL
24. Vural

XII – TEKEL’EL (TEKELİ EL)
25. Özer
26. Uyar



YAKIN GEÇMİŞTE KÖYMÜZE GELENLER

XIII – ARICI YUSUF EL
27. Arıcı

XIV – DUDUOĞLU EL
28. Karamusaoğlu

XV – GÖK HÜSEYİN EL
29. Avcı

XVI – GÖK MEHMET EL
30. Özen

XVII - GUBCAL EL
31. Demir

XVIII – MUKUOĞLU EL
32. Arıcı

XIX – YİRİK OĞLAN EL
33. Topkara
...
I – AKÇ’EL (AKÇA EL)


 AKÇA KARISI ŞERİFE EBE’NİN ÖLÜMÜ

Anlatan: Zeynep Varol

Köyümüzdeki Şerife’ler hep onun adı. Mezarı Gülen’de Yazı’nın ucunda. O zamanlar Yazı, Dallı Biladan, Ümmü Dadı, Köroğlu Ekinliği hep ekilirmiş. O sene Yazı’ya Akça’nın çocukları darı erkmişler. Domuz yemesin deyi de geceleri beklerlermiş. Köyde erkek yok. Eli silah tutan her erkek askerde. Köydeki işleri kızlar, kadınlar yapar, darıyı Şerife Ebe beklermiş. Bir gün gene kızlar köye incir toplamaya gitmişler. İnciri toplayıp akşama Yazıya dönmüşler. Yazıda tarlanın kenarında iyi kötü bir dam varmış. Evleri orası. Kızlar akşam incir toplamadan gelince bakmışlar anaları evde yok. Çıra yakıp tarlayı, oluğun başını filan aramışlar, bulamamışlar. Sonraki gün ararken bir taşın dibinde kıvrılmış yatar bulmuşlar. Ölmüş.
Öteki tarlalarda da ekin bekleyenler varmış. Köye haber salmışlar. Köyde Molla Mehmet’ten başka yola gidebilecek erkek yokmuş. O gelmiş. O gelinceye kadar kadınlar mezarı kazmışlar, ölüyü yıkamışlar. Elde ne var ne yok kefen yerine sarıp sarmalamışlar. Molla Mehmet kadınlara dönmüş:
“Cenaze cemaatle kılınır. Cemaat oluşturacak erkek yok. Cemaat siz olacaksınız. Hadi abdest alın bakalım.”
Öyle yapmışlar. İmamın arkasında kadınlar saf durup namazı kılmışlar. Hemen oracığa, tarlanın ucundaki birkaç mezarın yanına gömüvermişler.
Şerife Ebe şanslı kadınmış. Seferberlik ne demek! Seferberlikte ölüyü kaldıracak bir cemaat her zaman bulunmazmış. Hatta bazılarına mezar bile nasip olmazmış. Ya bir kurşunla ya da açlıktan ölür kalır, ölüsünü kurtlar, kuşlar yermiş. Nice zaman sonra sırtlarıyla kemiklerini bulurlarmış. Şerife Ebe şanslı kadınmış ki namazı kılınmış, mezara gömülmüş.

MUSA DEDE  ÇOCUKLARI
  1. Mehmet (Akça)
  2. Ramazan, Şaban Koca’nın babası
  3. Emine, Pantır’ın 4. eşi

MEHMET (AKÇA)
 Eşi: Şerife, Musacık’ın kardeşi, Ali kızı                                                      
Çocukları:
1 – Hatice (Çıtırak)
2 – Mustafa Kocaakça (Akça Mustafası)
3 – Havana, Mehmet Aslan (Koca Mehmet) eşi
4 – Musa Akça
5 – Elif, Hasan Güngör (Topal Hasan) eşi
6 – Yusuf Küçükakça (Höke Yusuf)

 HATİCE (ÇITIRAK)
Çıtırak Pantır’ın kardeşi Molla Yusuf’la evlenir. Molla Yusuf’tan iki kızı olur: 1. (Anakız), Sansar karısı, Gecereme’de. 2. Fatma (Yirikkız) Fersin’de Mustafa Dayı eşi. Oğulları Deli Ali var. Yusuf askere gider. Askerden künyesi gelir. (Künyenin buradaki anlamı, ölüm haberi) 1. kocası Yusuf’un künyesi gelince de 2. kocası Belenköy’den Sakar Mahmut ile evlenir. Mahmut’tan kızı Hürü olur. Hürü Belenköy’den Karmaz ile evlenir. (Bak, Yirikoğlan el) Çıtırak 2. kocası Sakar Mahmut da ölünce Gecereme’den çobanı Saplı Ramazan ile evlenir. Saplı ile evliliğinden Ahmet (Deli Ahmet) olur. Saplı’nın babası ise Gecereme’den Emir Ahmet’tir. Deli Ahmetgile ırmak kenarındaki araziler ve kale Emir Ahmet’ten kalmıştır.

MUSTAFA KOCAKÇA (AKÇA MUSTAFA’SI)
Eşi: Fetiş. (Saraçlı’dan gelmiş.)
Çocukları:
1.    Seyit Ali Kocakça
2.    Mehmet Kocakça (Kısaca)
3.    Yusuf Kocakça (Tülüce)

 AKÇA MUSA’SI

Akça oğlu Musa’yı Medresede okutmuş, iyi bir eğitim almasını sağlamıştır. Okumuş biri olarak köylülere farklı bilgiler okuyarak, anlatarak onların ufuklarının genişlemesine katkıda bulunmuştur. Onu dinleyenler hayretle anlatırlar. “Musa dede kitaptan okurdu, gökte demirden kuşlar uçacakmış. İstanbul’da bir adam konuşacak, buradan dinlenecekmiş…”
Antalya Milletvekili Rasih Kaplan ile aynı sınıfta okuduklarını, derslerinin onun derslerinden iyi olduğu halde elinden bir tutan olmadığı için bir devlet dairesine oturamadığından yakındığını söyleyenler de var.

MUSA AKÇA (AKÇA MUSA’SI) (1885 – 15.02.1948)
Eşi: Fatma Akça (Fersin’li Ebe)
Çocukları:
1.    Mustafa  (Deli Hacı) (1339 – 13.03.1973)
2.     Zeynep  (1323 – 16.03.1976) Mehmet Karakaya (Kara Mehmet) eşi
3.    Şerife  (Sarıkız), Mustafa Kocademir (Gocuş) eşi
4.    Dudu, Mustafa Kocaakça (Tülüceoğlu) eşi
5.    Osman (Küçük Osman) (1922 – 23.01.1989)



 YUSUF KÜÇÜKAKÇA (HÖKE YUSUF)
1. Eşi: Emine, Erenyaka’dan Topal’ın kızı (1304 – 14.12.1943)
Çocukları:
1.    Mehmet Ali
2.    Abdullah          
3.    Mustafa (Karaca)
4.    Şerife, Deli Hacı eşi
5.    Fatma, Seyit Ali eşi
6.    Eli, Ahmet Ali Koç eşi.
2. Eşi Hatice (Koca Hatice) (1325 – 1997)
Çocukları:
1.    Mustafa

AKÇA MUSTAFA’SI ÇOCUKLARI

 SEYYİT ALİ KOCAKÇA
Eşi: Fatma (Koca Fatma), Höke Yusuf kızı (1913 – 1989)
Çocukları:
    1. Havana
    2. Meryem, Mahmut Vural 1. eşi

 MEHMET KOCAKÇA (KISACA) (1321 – 12.08.1968)
Eşi: Şerife, İbrahim Küçükdemir (Kara İbrahim) kızı (1316 – 20.02.1979)
(Kısaca eşi Şerife ilkin Koca Mehmet oğlu Osman ile evlenmiş. Bu evlilikten,  Efe’nin hanımı Mümüne Küçükdemir doğmuş. Osman Aslan askerde ölünce Şerife Kısaca ile evlenmiş.
Çocukları:
1.    Mehmet (1926 – 20.12.1972)
2.    Ayşe, Yusuf Güngör eşi
3.    Fatma, Osman Akça eşi
4.    Havana, Yusuf Karakaya eşi
5.    Emine, Ahmet Özdemir eşi

YUSUF KOCAKÇA (TÜLÜCE) (1317 – 1974)

Tülüce Emmi’yi hatırlarım. Köyde yeni bir ev yapılınca yardım için tellal çağırırdı. Yeni evin olmayan kapısına bir ip gerilir, komşular yardım olarak ne getirdiyse bu ipe asılırdı. Tülüce Emmi de her yardım için bir tellal çağırırdı.
“Felanca yardım için bir çul getirdi… Felanca yardım olarak bir çuval getirdi… Allah verene de bereket versin vermeyene de. İlle de verene çoook bereket versin!...”
Tülüce Emmi güçlü kuvvetliydi de. Köyde en iyi taş kıran oydu. Gücünü kuvvetini kötülük için kullanmazdı. Taş kırmasını bilirdi ama kalp kırmasını bilmezdi.

Eşi: Fatma (Karakız) Molla İbrahim kızı (1316 – 1972)
Çocukları:
1.    Mustafa  (Tülüc’oğlu) (1337 – 27.03.1996)
2.    Ayşe  (Molla Ali oğlu) Mehmet Güzel eşi)
3.    Hatice, (Demirci) Mehmet Çalı eşi
4.    Raziye, Musa Küçükakça eşi
5.    İbrahim (Kara İbrahim)
6.    Osman

AKÇA MUSASI’NIN ÇOCUKLARI

MUSTAFA AKÇA (DELİ HACI) (1339 – 13.03.1973
Eşi: Şerife, Yusuf Küçükakça (Höke Yusuf) kızı. Çocukları olmamıştır.
Deli Hacı adı duyulunca aklımıza hemen Soğuksu kaynak suyunun köyümüze getirilmesi gelir. Onun adı Soğuksu ile özdeşleşmiştir. Köyün ileri gelenlerine: “Bana yardım edin, bu suyu getirtmek için bütün malımı mülkümü vereceğim. Hatta gerekirse sırtımdaki şu kirli habayı bile satıp vereceğim.”  dediğini onu tanıyan herkes hatırlar.

OSMAN AKÇA (KÜÇÜK OSMAN) (1922 – 23.01.1989)
Eşi: Fatma, Mehmet Kocakça (Kısaca) kızı
Çocukları:
    1. Hava (Öldü.)
    2. Şerife,    “
    3. Durdu    “
    4. Musa
    5. Esme, Hasan Kocademir eşi
    6. Mehmet
    7. İbrahim
    8. Fatma – Gazipaşa’dan evli.
    9. Ayşe, Veli Özer eşi
   
HÖKE YUSUF’UN ÇOCUKLARI

MEHMET ALİ KÜÇÜKAKÇA (1323 - 09.06.1988)
Eşi: Ayşe, Molla İbrahim kızı (1318 – 28.09.1991)
Çocukları:
1.    Emine, İbiş Özer eşi
2.    Musa
3.    Şerife, İbrahim Kara eşi
4.    Menevşe, Yusuf Koç eşi
5.    Mustafa
6. İbrahim
7. Hüseyin
8. Yusuf

MUSTAFA KÜÇÜKAKÇA (KARACA)
Eşi: Hamış, Molla Mehmet kızı
Çocukları:
1.    Ayşe, Yusuf Arıcı eşi
2.    Zeynep, Ahmet Ali Karakaya eşi

ABDULLAH KÜÇÜKAKÇA
Eşi: Hamış, Molla Mehmet kızı.
Çocukları:
1.    Mehmet (Gök Mehmet)
2.    Emine, Ali Kara eşi

 ...



II - DELİ AHMET EL

Akça’nın büyük kızı Hatice, 2. kocası da ölünce davar sürüsünü gütmekte olan çobanı Ramazan (Saplı) ile evlenir. Saplı ile evliliğinden Hürü ve Ahmet doğar. (Deli Ahmet)

DELİ AHMET EMMİ’NİN DÜŞÜ

Anlatan: Mustafa Koç (Ahmet Ali Koç oğlu)

Bazan inanılması açıklaması olmayan, inanılması zor olaylar oluyor. O sıralar Deli Ahmet Emmi hasta yatakta. Ha öldü, ha ölecek diye bekliyoruz. Oğlu Mustafa ile bir sabah yanına çıktık. Son zamanlarda Emminin gözleri görmez oldu ama kulakları iyi işitirdi. Hanımı Ayşe Yenge haber etti:
“Goca, Mustafa’lar geldi” dedi.
Emmi kalkıp doğruldu.
“Hoş geldiniz çocuklar!” dedi.
Şakalaşmayı severdi. Şaka yaptım.
“Nasıl düzenler? Öte tarafa yolculuk yakın mı?”
“Ben hazırım. Hatta bu gece gitmeye niyetleniyordum… Ama bu gece düşüme Delibaş Süleymanı girdi. “Ahmet Aga şimdi ben gideyim de sen biraz daha dur!” dedi. Ondan mı bilmem bu gece gidemedim.”
Biraz daha oturduk, konuştuk, sonra çıktık evden. Ahmet Emmi’nin düşü kafama takılmıştı. Süleyman Emmi hasta filan değildi. Dün odanın önünde görmüştük. Ama belli mi olur? Yeğeni Ramazan’ı telefonla aradım:
“ Ramazan ne var ne yok? Süleyman Emmi nasıl, haberin var mı?”
Ramazan:
“Emmim bu gece ölmüş. Sizlere ömür.”
Mustafa’yla bakışıp kaldık. Bu nasıl düştü böyle?


AHMET DEMİR (DELİ AHMET) (1904 – 12.10.2001)
1. eşi: Hatice, Şaban kızı (1901 – 1961)
Çocukları:
1.    Fatma Zor, Musa Zor (Paytar) eşi
2.    Ramazan (Gumit)
3.    Yusuf (Ecir)
4.    Mustafa (Çilingir)
5.    Zeynep, Mehmet Zor (Öksüz Mehmet) eşi
2.eşi: Ayşe, Ali Uyar (Kör Ali) kızı
Çocukları:
1.Ayhan
1.    Zeynep, Süleyman Özdemir eşi
2.    Ayşe, Murtiçi’nde
3.    Huriye, İstanbul'da.
4.    Ali
5.    Hatice, Serik – Kuşlar’da

RAMAZAN DEMİR (GUMİT)
Eşi: Emine (Sarı Emine) Kara Mehmet kızı
Çocukları:
1.    Hatice, Erengeriş’te.
2.    Şaban
3.    Musa
4.    Senem – Alanya’dan evli.
5.    Ahmet
6.    Ali
7.    Mustafa
8.    Mümün

YUSUF DEMİR (ECİR)
Eşi: Hava, (Kara Hava), Kara Mehmet kızı
Çocukları:
1.    Müesser, Mehmet Kara eşi
2.    Ahmet
3.    İzzet
4.    Türkân, Güneycik’te
5.    Hatice, Mümün Demir eşi.
6.    Zeynep, Veli Arıcı eşi
7.    Fatma, Manavgat Karacalar’dan evli.
8.    Ramazan

MUSTAFA DEMİR (ÇİLİNGİR)
Eşi: Fatma, Ali Vural (Şaban Alisi) kızı
Çocukları:
1.    Hatice, Mustafa Aslan eşi
2.    Ahmet
3.    Ali
4.    Emine,
5.    Ayşe, Mehmet Güngör eşi
6.    Musa


...

III - DELİBAŞ EL

HACI MUSTAFA

Anlatan: Yusuf Varol

Hacı Mustafa köyümüzün kuruluşuna ön ayak olmuş, kuruluşuna büyük emekleri geçmiş atalarımızdan biri imiş. Ayrıca köye ilk yerleşenlerden biri olduğu için çok mal varlığına da sahipmiş. Köyün bulunduğu yerdeki tarlaların büyük bir kısmı ve köy değirmeni bütün sülalelere ondan miras kalmış. Şimdiki Duran Öz’ün evinin olduğu yerde Hacı Mustafa’nın evi, Ali Varol’un evinin olduğu yerde de odası varmış.
Hacı Mustafa’nın bir oğlu dört de kızı varmış. Kızlarından birini Pantır’a, birini Akça’ya, birini Emiroğlu Mustafa’ya birini de Musacık ele vermiş. Böylece Hacı Mustafa’nın değirmeni ve köy civarındaki tarlaları bu sülalelere miras olarak dağılmış. Ayrıca oğlu Yusuf ölünce Yusuf’un karısını Belenköy’den çoban olarak gelen Mustafa’yla evlendirmişler. Bu evlilikten de Molla Mehmet ve Sakar Mahmut olmuş. Böylece mirasın bir bölümü de Molla Mehmet ve Sakar Mahmut’gile dağılmış.
Hacı Mustafa’nın Yusuf’un kızının Emine Delibaş dedemin ilk eşi olsa gerek. Yusuf’un ekinliği Hacı Mustafa’nın oğlu Yusuf’tan kalma. Yusuf Pantır’ın kız kardeşi ile evli imiş.
Hacı Mustafa bir gün hacıya gitmeye niyetlenmiş. Üç kız kardeşini ve çocuklarını toplamış. “Ben Hicaz’a gitmeye niyetlendim. Çavuşköyü’nde Muades Gölündeki 350 dönüm tarlayı, Çakalköyü’nü Yusuf’a verin. Ötesini siz bölüşün. Hakkınızı helal edin. Dönersem siz sevinin, kalırsam ben sevineyim.”  Demiş, gitmiş, dönmemiş.

SEFER EL

Anlatan: Yusuf Varol

Ali Dedemden önce bizim sülalemize SEFER EL denirmiş. Ali Dede’min ya babasının ya dedesinin, üç oğlu varmış. Büyük oğlan Mustafa bekârken askerliğini yapıp gelmiş. Ortanca evlendikten sonra askerlik emri gelmiş. Yengesi bu duruma üzülmüş, boynu bükülmüş. “Yengemin boynu büküleceğine ben kardeşimin yerine askere giderim.” demiş, ikinci kez askere gitmiş. O Zaman kardeşinin yerine askere gidenlere SEFERİ derlermiş. Onun için Sefer Mustafa’nın adından dolayı bizim sülalemize SEFER EL de denir. Sefer Mustafa’nın oğlu Sefer Mehmet Emiroğlu Mustafa’nın kızı Güssün ile evlenmiş ve Güssün’den Körkız Hala olmuş.

DELİBAŞ DEDEM

Anlatan: Yusuf Varol

“Delibaş dedem ilkin hayvancılık yaparmış. Baharda Beloluğa çıkarmış.  Asiye halam Belolukta ölmüş. Dedem Gülen’de davar güderken hayvanlara bir sırtlan dadanmış. Keçinin biri dala atılmış yayılırken sırtlan gelmiş keçiyi gırtlağından yakalamış. Dedemin farkında değilmiş. Dedem güçlü kuvvetli hem de cesurmuş. Elinde de bir Pıynar sopası varmış. Sırtlana yaklaşmış. Olanca gücüyle sırtlanın kafasına deyip sopayı indirmiş. Sırtlan “vavk” demiş, kaçmış. Gidiş o gidiş; bir daha gelmemiş.
Dedem davarcılıktan sonra değirmeni çalıştırmış. Değirmen sayesinde aç kalmamışlar. Çünkü değirmene Fersin’den Erengeriş’ten, Taşkesiği’nden, Cırıklı’dan Hocalı’dan un öğütmeye gelirlerdi.
Köyde bahçe yokken ya da azken Köyöğön’e incir bahçesi yapmış. Köyde bir orman kesimi olmuş. O zaman tahtacılara bayağı incir satıp kazanç elde etmiş.
Dedem yapı işlerinden, ağaç işlerinden iyi anlarmış. Ele muhtaç olmadan kendi kendine yetebilen az insandan biriymiş.
 Dedem bahçe işleriyle uğraşırken yazları Köyöğön’de kalırmış. Fatma ebemin de ayağı kırılmış, köyde kalırmış. Köyöğön’deyken dedem ishal olmuş, kısa zamanda ölmüş. Köyöğön mezarlığına gömmüşler. Aradan fazla zaman geçmeden ebem de ölmüş. Ebem öldüğünde ekizler daha bir – iki yaşlarındaymış. Ekizleri anam büyütmüş. Ondan amcalarım anamı çok severlerdi. Bir dediğini iki etmezlerdi.”

MUSTAFA OĞLU ALİ VAROL (DELİBAŞ) (1273 – 1929)
1.eşi: Hacı Mustafa’nın oğlu Yusuf’un kızı Emine (Olabilir ?)
Çocukları:
  1. Yusuf (Dereli), askerde Çanakkale’de şehit kalmış.
  2. Asiye, Beloluk’ta ölmüş, mezarı Köyöğön mezarlığında
Eşi Emine ölünce Delibaş Fersine gitmiş. Orada iki sene çalışmış. İki sene sonunda Fersin’li Musa Hoca’nın kızı Fatma ile evlenmiş. Evlenince köye geri gelmiş. 2. eşinden olan çocukları:
  1. Emine, Fersin’den Hatıp ile evlenmiş. Çocukları: Yusuf, Fatmana, Emine
  2. Ayşe (Bozkız) Kepez’de
  3. Ümmü (Kütkız), Çolak Mehmet’in ilk hanımı. Çocukları: Hatice, Gençler’den Sansar Ali’si ile evlendi. Fatma, Demirciler’den Kör Ali ile evlendi.
  4. Mustafa Arif
Delibaş’ın 2. eşi de ölünce Tepeköy’den Hacı İbrahim’in Koca Mustafa’nın kızı Fatma (Cırıklı Ebe) (1301 – 10.21.1942) ile evlenir. 3. Eşi Fatma’dan olan çocukları:
1.    Hatice (ölmüş) (1332 -….)
2.    Mehmet (Aşçı Mehmet)
3.    Osman (Askerde ölmüş.)
4.    Süleyman (Osman ile Süleyman ikizdir.)

MUSTAFA ARİF VAROL (DELİBAŞOĞLU) (1320 – 1988)
Eşi: Raziye, Ali Zor (Sulu Ali) kızı (1324 – 13.01.1996)
Çocukları:
1.    Ali (01.07.1933 – 09.12.1991)
2.    Fatma (Nüfusta Ayşe yazılıdır.), (Kısacaoğlu) Mehmet Kocakça’nın 1. eşi (1937 – 10.10.1968)
3.    Yusuf
4.    Osman
5.    Hatice, Mustafa Koç eşi
6.    Mehmet
7.    Ramazan

MEHMET VAROL (AŞÇI MEHMET) (1333 – 05.05.1997)
Eşi: Şerife, Topal Hasan kızı (1337 – 01.08.1992)
Çocukları:
1.    Osman
2.    Fatma, Mustafa Aslan eşi
3.    Ali
4.    Hasan
5.    Ümmü, Şükrü Vural eşi
6.    Ramazan

SÜLEYMAN VAROL (DELİBAŞ SÜLEYMANI) (1335 – 30.01.2000)
Eşi: Zeynep, Topal Hasan kızı
Çocukları:
1.    Ali
2.    Emine, İbrahim Kara eşi
3.    Hasan
4.    Osman
5.    Alpaslan
6.    Fatma, Kızılot’tan Hüseyin Demir eşi
7.    Yusuf


IV - ECEVİT EL

Anlatan: Mehmet Çalı (Hacı, Demirci)

Soyadı kanunu çıkmış. Muhtarın yardımı ile memurlar her soya bir soyadı veriyormuş. Herkes beğendiği soyadını almış. Kimisi Güzel, kimisi Zor, kimisi Aslan filan… İyi soyadları tükenmiş. Sıra Ecevit ele gelince memur sormuş: “Bunlar nasıl bir sülale? Nasıl bir soyadı verelim? Muhtar Molla Mahmut demiş ki:
“Bunlar zararsız insanlardır. Şu Çalının başkasına zararı olur mu? Bunlar aynen bu Çalı gibi zararsız.” Soyadı bulmakta zorluk çeken memur hemen fırsatı değerlendirmiş. “Tamam, Çalı…” Yazmış hemen: Çalı…

ECEVİT HASANI
Çocukları:
1.    Hasan Ali
2.    Ramazan
3.    Mustafa

1 – HASAN ALİ ÇALI
Hasan Ali askerde Molla Mahmut’la berabermiş. Molla Mahmut askerden gelince: “Hasan Ali’ye bir şarapnel çarptı.” Diye ölüm haberini vermiş. (Şarapnel: Top mermisi parçalarından her biri.)

2 – RAMAZAN ÇALI (1316 – 1935)
Eşi: Ayşe (ingilli Ayşe), (1317 – 1993) Ayşe’nin babası Mehmet Ali Belenköy’den gelmiş. Belenköy’e de Bozahmetli’den gelmiş olsa gerek. Köy değirmeninde bekçilik yapmış. Değirmende ölmüş. Mezarı değirmenin köyden tarafındaki dirsekte bulunmaktadır.
Çocukları:
  1. Süleyman (Gök Süleyman) Çalı
  2. Mehmet Çalı (Demirci)
  3. Hatice, Ali Avcı’nın 1. eşi
  4. Ümmühan, Balıkla’dan Osman Çakal’ın eşi

3 - MUSTAFA ÇALI (ECEVİT OĞLU)
Eşi: Gülsüm, Ramazan Zor (Onbaşı) kızı
Çocukları:
1.    Ayşe, Mehmet Kocademir eşi
2.    Hasan Ali
3.    Ramazan (Çolak)
4.    Ümmühan, Ali Öz’ün 1. eşi. Ali Özden ayrılınca Mahrımçalı’dan … Şafak (Abdurrahman’ın oğlu) ile evlenmiştir.
5.    Mehmet. Soyadını sonrada Ecevitoğlu olarak değiştirmiştir.

İBRAHİM ÖZEN (HALİL İBRAHİM)
 “Halil İbrahim’in Ecevit Hasan’ı amcası olsa gerek” – Mehmet Çalı (Demirci)
Eşi: Fatma, Tekeli Ahmet kızı (1311 – 1971)
Çocukları:
1.    Hasan Hüseyin
2.    Ayşe, Ali Kocademir (Ali Moda) eşi
3.    Fatma, Osman Koç (Kara Osman) eşi
4.    Hürü, Süleyman Çalı eşi

HASAN HÜSEYİN ÖZEN (1328 – 15.02.2000)
Eşi: Ümmü, Emir Hasanı kızı (1321 – 07.04.1974)
Çocukları:
1.    Hatice
2.    Emine, Erengeriş’te
3.    Raziye, Yusuf Varol eşi
4.    Süleyman
5.    İbrahim (1943 – 28.12.1974)
6.    Fatma


SÜLEYMAN ÇALI (GÖK SÜLEYMAN)
Eşi: Hürü, Halil İbrahim kızı
Çocukları:
1.    Ramazan
2.    Ayşe, Ramazan Kocademir 2. eşi
3.    Emine Ali Koç (Ali Onbaşı) 2. eşi
4.    Hasan
5.    İbrahim
6.    Sevgi
7.    Melek, Abdullah Öz eşi.

MEHMET ÇALI (DEMİRCİ)
1. eşi: Hatice, Tülüce kızı
Çocukları:
1.    Ahmet
2.    Fatma Hasan Topkara eşi
3.    Ramazan
4.    Hasan Ali
5.    Metin
6.    Ayşe
2.eşi: Hatice
1. Yunus
2. Kübra

HASAN ALİ ÇALI
Eşi: Şerife Çalı (öksüz Şerfe) Musa Zor kızı
Çocukları:
    1. Mustafa (Cibi) (28.03.1959 – 15.03.1982)

MEHMET ECEVİTOĞLU
Eşi: Ayşe, Ali Vural (Şaban Ali’si) kızı
Çocukları:
1.    Mustafa
2.    Nebahat
3.    Ülker Nurettin Akgül eşi
4.    Ramazan
5.    Gülsüm

HÜSEYİN ŞENOL (KÖROĞLAN) (01.07.1904 – 10.05.1953)

Anlatan: Süleyman Şenol
“Babam sanatkâr ruhlu biriydi. Kaşık terazi, tüfek kundağı gibi işleri kolayca yapardı. El becerileri çok iyiydi. Marangoz aletlerinin bazılarını kendisi yapardı. Güzel sepet örerdi. Köyde evler hatıllı taş duvardan yapılırdı. Dış duvarla iç duvarın arası çakılla doldurulurdu. Bu çakıllar sırtta sepetlerle çekilirdi. Bu sepetleri babam örerdi. Ev yaparken taş çekmek için sırta yüklenilen taş semerlerini de o yapardı. Bir ara Seydiler’de çalışmış. Orada güneşten korunmak için kamış saplarından şapka yapıp giydiğini görenler anlatırlardı.”

Köroğlan’ın babası Hasan Halil İbrahim ve Ecevitoğlu’nun babaları ile kardeş olur.
Eşi: Fatma (01.07.1905 – 01.01.1951), Ayşe Çalı (İngilli Ayşe) ile kardeş olur.
Çocukları:
1.    Habibe, Işıklar’dan evlendi. Eşi, Yahya.
2.    Hatice, Ramazan Kocademir 1. eşi
3.    Süleyman

SÜLEYMAN ŞENOL
Eşi: Fatma, Gebece kökenli Ahmet kızı
Çocukları:
1.    Gülşen
2.    Hüseyin
3.    Hakan


 ...

V - EMİR EL

Emir Elin öğrenebileceğimiz en önceki ataları kim? Emir adı nereden geliyor? Öğrenebilirsek yazacağız. Şimdilik Molla Mahmut’un dedesi Mahmut’tan başlayalım.

EMİR MAHMUT ÇOCUKLARI
1.    Hasan Kocademir (Emir Hasanı)
2.    Mustafa Özdemir (Emiroğlu Mustafa)
3.    İbrahim Küçükdemir (Kara İbrahim)
4.    Kara Mehmet
5.  Ali Yıldız (Koca Ali)
6.    Hürü, Hacı Hatıp’ın 1. eşi
7.    Hatice (kümük)
8.    Topal Hala

1 – HASAN KOCADEMİR (EMİR HASAN’I) (01.01.1874 – 16.01.1945)
1. eşi: Emine
Çocukları:
      1. Ümmü (Koca Ümmü) Hasan Hüseyin Özen eşi
      2. Ali (Alimoda)
3. İbrahim (Çomuca)
2. Eşi Mümüne (Kömbe) (Molla Mehmet kızı Mümüne, ilkin Küncü ile evlenmiş; Küncü’den Paytar karısı Ayşe olmuş. Emir Hasan’ı 2. eşidir.
Çocukları:
1.    Mustafa (Gocuş) (1923 -1960)
2.    Ramazan (1929 – 1995)
3.    Mehmet (1926 – 29.10.2004)
4.    Ahmet (Kara Ahmet)

2 - MUSTAFA ÖZDEMİR (EMİROĞLU MUSTAFA) (1864 – 1921)
Eşi: Ayşe, Ali kızı, Hacı Hatıp’ın kardeşi (1859 – 1932)
Çocukları:
1.    Mahmut (Molla Mahmut) (1896 – 10.05.1978)
2.    Ahmet Ali (1317 – 06.06.1961)
3.    Fatma, Ali Zor (Sulu Ali) eşi (1889 - ? )
4.    Mümine (1892 - ? )
5.    Gülsüm, Ali Koç (Deli Ali) eşi (1890 - ?)

3 – İBRAHİM KÜÇÜKDEMİR (KARA İBRAHİM)
Eşi: Mümüne (Mıgırdıç)
Çocukları:
    1. Şerife, Koca Mehmet oğlu Osman eşi. Osman askerden gelmeyince Kısaca ile evlenir.
    2. İbrahim (Efe)
    3. Ahmet (Eğitmen) (1915 – 2005)

4 – KARA MEHMET
Seferberlikte askerde kalmış.

5 – ALİ YILDIZ (KOCA ALİ)
Eşi: Hava (1308 – 01.04.1968), Erengeriş’ten Hacı Ahmet Mustafa’sı kızı. Hava’nın Ahmetler’e gelen kız kardeşleri: Molla İbrahim karısı Hürü, Höke Yusuf’un 2. eşi Hatice.
Çocukları:
1.    İbrahim (Goc’aloğlu) (1332 – 01.03.1989)

ALİKOCADEMİR (ALİMODA – TAT ALİ)
Eşi: Ayşe, Halil İbrahim Özen kızı
Çocukları:
1.    İbrahim
2.    Hüseyin
3.    Ahmet
4.    Ümmü

MUSTAFA KOCADEMİR (GOCUŞ)
Eşi: Şerfe, Akça Musası kızı
Çocukları:
1.    Hasan
2.    Ayşe, Mahmut Vural eşi
3.    Ümmü, Ali Özdemir eşi
4.    Musa

GIYABINDA SEÇİM

Ramazan Kocademir, Bir yandan köyde bağ bahçe ile uğraşırken bir yandan da kamyonculuk yaparak dışarıya açılabilen, ticaret yapan, ufkunu genişleten ilk köylülerimizden birisiydi. Yine köyümüzde çocuklarını okutmak isteyen ilkler arasındaydı. Yumuşak huylu oluşu, başkalarını kırmak istemeyişi onun tipik özelliğiydi.
Köyümüzde köy işlerinin yoğun olduğu, muhtarın işlerinin çok ağır olduğu bir tarihti. Muhtar seçimi vardı. Kimse muhtar seçilmek istemiyordu. Köy muhtarsız kalacaktı. Açıkğözün biri farkına varır ki Ramazan Kocademir köyde yok. Kamyonu ile sefere gitmiş. Hemen önerisini yapar:
“Muhtar adayımız Ramazan Kocademir!”
Oy birliği ile muhtar seçilir. Birkaç gün sonra seferden dönen Ramazan Kocademir soluğu Kaymakamın yanında alır:
“Efendim ben yokken beni muhtar seçmişler! Ben istemiyorum.”
Durumu bilen kaymakam onu ikna eder.
“Oğlum köylülerin seni çok seviyor demek ki. Sevmiş dilemiş seni muhtar seçmiş. Mecbur yapacaksın.”
“Efendim benim işim çok.”
“Yenisi seçilene kadar mecbursun!”
O dönem Ramazan Kocademir zorunlu olarak muhtarlık yaptı.

RAMAZAN KOCADEMİR
1.eşi: Hatice, Hüseyin Şenol kızı
Çocukları:
1.    Hasan
2.    Hüseyin
3. Fatma, Nuri Güzel eşi
4. Ayşe, Hasan Güngör eşi

2. eşi: Ayşe, Süleyman Çalı kızı
Çocukları:
1.    Mustafa
2.    Ali
3.    İbrahim

MEHMET KOCADEMİR (KARA MEHMET)
Eşi: Ayşe, Mustafa Çalı (Ecevit oğlu) kızı
Çocukları:
     1. Emine, Mustafa Uyar eşi
2. Nilgün, Mehmet Öz eşi
3. Ümmü, Ahmet Kocademir eşi
4. Mümüne, Mahrımçalı’da
5. Rukiye, Ali Demir eşi
6. Hasan
     7. Ramazan

AHMET KOCADEMİR (KARA AHMET)
Eşi: Fatma, Gök Hüseyin kızı
Çocukları:
1.    Döndü, (Mehmet Zor’dan evlatlık aldılar.) Şimdi Serik’te.

MAHMUT ÖZDEMİR (MOLLA MAHMUT) (1896 - 10.05.1978)
Eşi: Ayşe, Fersinden Ali Efendi’nin kızı
Çocukları:
1.    Mustafa
2.    Mümün

AHMET ALİ ÖZDEMİR (1317 – 06.06.1961)
Eşi: Emine, Tekeli Ahmet kızı (1316 – 22.01.1979)
Çocukları:
1.    Mümüne, Ali Koç (Ali Onbaşı) eşi (1921 -  ?).
2.    Mustafa (Sarı Mustafa) (1927 - )
3.    Ayşe, Tevfik Güzel eşi (1929 -  )
4.    Raziye, Hacı Hasan eşi ( 1932 - )
5.    Havana, Mustafa Öz (Ekiz) eşi. Havana ile Fatmana ikizdir. (1935 - )
6.    Fatmana, Manavgat’ta Onsekizlioğlu’nun eşi
7.    Ahmet (1940 - )

EFE DAYI

Efe Dayı’nın el yetenekleri çok iyiydi. Marangozluk işlerini kolayca yapardı. Oklava, senit, kaşık, kepçe işlerinin erbabıydı. Bir de düğünlerde İnbaşı’ndan Köyöğön yakadaki bir hedefe Şeşana ya da mavzer ile kurşun atılırdı. Hedefi vuranlara ödül verilirdi. Bu ödülleri genellikle, Efe Dayı, Deli Ahmet, Zobu, Yirik Oğlan gibi avcılardan biri alırdı.
Efe Dayı’nın bu sanatkâr özelliği, el yetenekleri çocuklarına hatta torunlarına da geçmiş gibi görünüyor, ne dersiniz.

İBRAHİM KÜÇÜKDEMİR (EFE) (1330 – 14.11.1987)
Eşi: Mümüne, Osman Aslan kızı (1330 – 21.11.2004)
Çocukları:
1.    Fatma, Ramazan Vural eşi
2.    Ayşe, Mehmet Avcı eşi
3.    Osman
4.    Mümüne, Evrenseki’de
5.    Şerife, Mehmet Varol eşi
6.    Mehmet

İLK KURSA GİDEN AHMETLER’Lİ

Köyümüzdeki orta yaş kuşağının çoğu, Eğitmen’in gayretleriyle okuma yazma öğrendi. Köyümüzden dışarıya açılabilen ilklerden biri de Eğitmen’dir. Eğitmenlik için açılan kurslara katılmış, Eğitmen olmuş, Köyümüzde 1952’ lere kadar çocuklara, gençlere okuma yazma öğretmiştir.

AHMET KÜÇÜKDEMİR (EĞİTMEN) (1915 – 2005)

1. eşi Fatma, Mehmet Güngör kızı, ilk doğumunda ölmüş.
2. eşi: Fatma, Musa Vural kızı
Çocukları:
1.    Yaşar
2.    Mümüne

İBRAHİM YILDIZ (GOCAL’OĞLU)
Eşi: Ebe, Gedik Hüseyin kızı
Çocukları:
1.    Ayşe, Ali Öz eşi
2.    Fatma, Ahmet Karamusaoğlu eşi
3.    Hüseyin Ali
4.    Mustafa
5.    Hava, Ramazan Zor eşi


VI - HATIP KIZI EL

 Yusuf Karakaya anlattı:
“ Eskiden Uzunlar’dan, Çenger’den bize öşür gelirdi. (Öşürün buradaki anlamı: tarla kirası) Hatıp Mehmet Efendi’nin Uzunlar Çenger arasında dört bin dönüm arazisi varmış. Sonradan gelmeyiverdi. Bizden de arayan olmayıverdi. Araziler sahip değiştirdi.
Uzunlar Çenger arasında bu kadar arazisi olan Hatıp Mehmet Efendi ve diğer köylüler hastalıktan kaçmış olsa gerek ilkin Yalaklara sonra da Aşağıköy’e göçmüş. Bu sırada Emir el, Tekeli el de Aşağıköy’de imiş. Pantır el Köyiçi’ne, İhtiyar el Çekiç Beleni’ne yerleşmiş. Bu yüzden İhtiyar el, Emir el, Tekeli el ve Hatıp Kızı elin yakın geçmişteki mezarları Köyöğön mezarlığındadır. Pantır elin mezarları köy mezarlığındadır.
Hatıp Mehmet Efendi sonra köye göçmüş. Şimdi Öksüz Şerife’nin evinin bulunduğu yere altı göz ev yaptırmış. Bize Köroğlan el ile Çolak Mehmet el de akraba olurlar. Evde onlara da oturun demişler. Evde otururlarken kadının biri ahıra mal yeygilemeye inince çıradan burmaya ateş tutuşmuş. Ev yanmış. Ev yanınca babam da evini şimdiki yere yaptırmış.
Hatıp Mehmet Efendinin evi çok kalabalıkmış. Gedik Hüseyin’in karısı Hanife Ebe, “Hatıp Mehmet Efendi’nin evine her gün 18 silahlı, 18 de külahlı iner, çıkardı.” Derdi.
Hatıp M. Efendi Hacı Hatıp’ın dayısı olur. Çayırdan Molla Mehmet’in evine kadar hep dedeminmiş. Hatıp Mehmet Efendi’nin bir tek kızı varmış. Hatıp Kızı derlermiş. Hatıp Kızı ilkin Onbaşı ile evlenmiş. Serkende İki Tepecik’teki yer Onbaşı’ya Hatıp Kızı’ndan geçmiş. Hatıp Kızı son olarak aslı Erengeriş’li olan  dedem Kara Yusuf’la evlenmiş. Kara Yusuf Çanakkale’de şehit olmuş. Kara Yusuf’un iki kardeşi var. Biri Erengeriş’teki Hacı Hasan, biri Erenyaka’ya giden Halil. Erengeriş’teki Hacı Hasan’ın oğlu Ramazan, Ramazan’ın oğlu Bayram, Bayram’ın oğlu Mehmet Ali Kartal bizim baba tarafından akrabalarımız olur.
Hatıp Kızı babamın anası. Babamın babası dışarıdan. Onun için bizi anamın soyu ile anlatmışlar. Hatıp Kızı El.”

KARA YUSUF
Eşi: (Hatıp Kızı)
Çocukları:
1.    Mehmet Karakaya (Kara Mehmet.)

MEHMET KARAKAYA (KARA MEHMET) (1321 – 16.08.1990)
Eşi: Zeynep, Akça Musa’sı kızı
Çocukları:
1.    Emine (Sarı Emine) Sarı Mustafa eşi
2.    Yusuf
3.    Gülsüm, Ramazan Vural eşi
4.    Ahmet Ali
5.    Hatice, Antalya’da
6.    Mehmet (Kır Mehmet)

YUSUF KARAKAYA
Eşi: Havana, Kısaca kızı
Çocukları:
1.    Mustafa
2.    Fatma, Mustafa Güzel eşi
3.    Zeynep,
4.    Musa
5.    Mümün
6.    Şerife

AHMET ALİ KARAKAYA
Eşi: Zeynep, Mustafa Küçükakça (Karaca) kızı
Çocukları:
1.    Mustafa
2.    Fatma
3.    Ayşe
4.    Emine
5.    Necati
6.    Cumhur
7.    Hayal

MEHMET KARAKAYA
Eşi: Ümmü, Ahmet Uyar (Göğoğlan) kızı
Çocukları:
1.    Doğan
2.    Hatice
3.    Fatma
4.    Abdullah
5.    Ali
6.    Mustafa


VII - İHTİYAR EL

Ali Avcı ve Tevfik Güzel anlattı:
“Höke Yusuf’tan dinledim, Köylüler Köyiçi’nden, Aşağıköy’den, Çekiç Beleni’nden köye göçmeye başladıklarında ilkin köye üç ev yapılmış. 1. Ali Fakoğlu’nun evi (Hacı Hatp’ın babasına Ali Fakoğlu derlermiş.), 2. Yirikoğlangilin oturduğu ev. Bu evi Çulfalılar kendilerine yaptırmış. Çulfalılar sonradan evlerini Akça’ya satıp Ilıca’ya göçmüşler. 3. ev de şimdi Öksüz Şerife’nin evinin yerindeki Hatıp Mehmet Efendi’nin eviymiş. Bu ev 6 odalı imiş. Sonradan yanmış. Bu arada önceden var mıydı yok muydu belli değil. Hacı Mustafa’nın da bir evi ve misafir için bir odası varmış.
Topal Hasan da Çocukluğunda köyde 7 ev olduğunu söylermiş. Hacı Hatıp’ın evi de bu ilk evlerden biri. Hacı Hatıp’ın evi de çok geniş ve güzel bir evdi. Pencerelerini renkli camlar, kapılarını, tavanlarını oymalar süslerdi. Hacı Hatıp’ın kendisi okumamış ama akıllı, varlıklı bir adammış. Seferberlik zamanında devletin eli kolu durumunda imiş. Okuma yazması olmadığı halde Cuma namazlarını kıldırır, hutbesini doğaçlama olarak verirmiş.

ALİ GÜZEL (ALİ FAKOĞLU)
Eşi: Raziye
Çocukları:
    1. Mustafa Güzel (Hacı Hatıp)    

MUSTAFA GÜZEL (HACI HATIP) (01.07.1861 – 20.04.1946)
  1. eşi: Hürü, Emiroğlu Mustafa’nın kızı
Çocukları:
1.    Ali Güzel (Molla Ali)

2.    Mümüne, İbrahim Küçükdemir (Kara İbrahim) eşi

Hacı Hatıp’ın 2. eşi Gülsüm. Uzunlar’dan gelmiş. Köyde çulha dokumayı ondan öğrenmişler.
Çocukları:
1.    Emin
Hacı Hatıp’ın 3. eşi Ümmü Gülsüm (1315 – 30.12.1983). Fersin’den Ali Efendi’nin kızı. Müderris Abdurrahman Efendi oğlu Ali Efendi (1859 – 1929) “Beni ölünce Ahmetler’e kızlarımın yanına gömün.” diye vasiyet etmiş. Vasiyeti üzerine kendisi ölünce Ahmetler mezarlığına gömülmüştür. Ali Efendi’nin Ahmetler’deki diğer kızları: Emine, Hacı Hatıp oğlu Emin ile evlenmiş. Ayşe, Molla Mahmut ile evlenmiş.
3. eşinden çocukları:
1.    Mahmut Seyit (Adıgüzel)
2.    Tevfik
3.    Raziye, İbrahim Koç eşi

ALİ GÜZEL (MOLLA ALİ) (1307 – 1972)

Molla Ali zamanında iyi bir eğitim almış, okuma yazması düzgün olan çevrede tanınmış bir kişidir. Köyde imam olamadığı zamanlar ve o köyde olduğu sürece köyün fahri olarak imamlığını yapmış, cemaatle namazı kıldırmıştır. Ayrıca köy çocuklarının din bilgilerini almada Biros’lu Ali Hoca’dan sonra en çok onun emeği geçmiştir.
Eşi: Emiş (1899 – 1989). Uzunlar – Havıt’tan gelmiş.
Çocukları:
1.    Mehmet Nuri (Mullal’oğlu)
2.    Hasan
3.    Hatice. Ahmet Uyar (Göğoğlan) eşi
4.    Abdurrahman

EMİN GÜZEL (1321 – 01.04 1934)
Eşi: Emine. Fersinden Ali Efendi’nin kızı
Çocukları:
1.    Gülsüm, Ali Demir (Gubcal Alisi) eşi
2.    Ümmü Sözen, Fersinden Apil’in eşi

MAHMUT SEYYİT GÜZEL (ADIGÜZEL) (1336 – 31.05.1946)
Eşi: Elif, Höke Yusuf kızı
Çocukları:
1.    Ali Güzel. (Adını ve soyadını Ali Orhan Yücelalp olarak değiştirmiştir.)
2.    Emine, Hatıplar’dan Mehmet Yılmaz eşi

TEVFİK GÜZEL
Eşi: Ayşe, Ahmet Ali Özdemir kızı
Çocukları:
1.    Mustafa
2.    Fatma, Mahmut Güzel eşi
3.    İlhan
4.    Münevver, Akseki’de
5.    Emine

MEHMET NURİ GÜZEL (MULLAL’OĞLU) (1926 – 1990)
Eşi: Ayşe, Yusuf Kocakça (Tülüce) kızı (1926 – 21.11.2004)
Çocukları:
1.    Emine
2.    Şükrü
3.    Niyazi
4.    Emin
5.    Mahmut

HASAN GÜZEL (HACI HASAN)
Eşi: Raziye, Ahmet Ali Özdemir kızı
Çocukları:
1.    Durdu
2.    Emine
3.    Hürü
4.    Nuri
5.    Mustafa

ABDURRAHMAN GÜZEL
Eşi:
Çocukları:
1.    Şule
2.    Alper


VIII - MOLLA MEHMET EL

Kaynak kişi: Mustafa Öz (Çakıcı)
“Belenköy’den Mustafa Ahmetlerde çobanlık yapıyormuş. Pantır’ın kardeşi Mümüne ile evlenmiş. Topal Hasan sağlığında Molla Mehmet dedemin yanına gelirdi. Ona   “halaoğlu“ derdi.”

BELENKÖYLÜ MUSTAFA
Eşi: Pantır’ın kardeşi, Mümüne
Çocukları:
1.    Mehmet Öz (Molla Mehmet)
2.    Mahmut Öz (Sakar Mahmut)

MEHMET ÖZ (MOLLA MEHMET) (1288 – 1957)
Eşi: Ayşe, (Küçük Ayşe) Ali Zor kızı, Musacık’ın kardeşi
Çocukları:
1.    Mümüne. Mümüne ilkin Gebece’den Küncü ile evlenmiş. O ölünce de Emir Hasan’ı ile evlenmiş.
2.    Hamış, ilkin Karaca ile evlenmiş. O ölünce de Abdullah Küçükakça ile evlenmiş.
3.    Ayşe (Kınalı), Musa Vural eşi
4.    Ali, gençken ölmüş.
5.    Mustafa, gençken ölmüş.
6.    Abdullah (Molla Abdullah)
7.    Mahmut (Kara Mahmut)
8.    Hasan (Sert Hasan)

ABDULLAH ÖZ (MOLLA ABDULLAH)
Eşi: Emine, Topal Hasan kızı
Çocukları:
1.    Mustafa (Abdulloğlu) (1927 – 15.07.1997)
2.    Şükrü, askerden hava değişimine geldi ve öldü.
3.    Ramazan
4.    Ali (21.06.1935 – 04.08.2006)
5.    Hayri

MAHMUT ÖZ (KARA MAHMUT) (1317 – 20.12.1978)
Eşi: Ayşe, Saraçlı’dan Kör Emin’in kızı (1315 – 1985)
Çocukları:
1.    Emine, Mustafa Öz (Abdulloğlu) eşi (1926 – 03.04.1995
2.    Ayşe, ilkin Şükrü Öz ile evlendi. O ölünce Ramazan öz ile evlendi. (01.01.1934 – 15.02.2006)
3.    Mustafa (Ekiz). Ayşe ile Mustafa ikizdir.
4.    Elif (1927 – 04.04.2001)
5.    Ali (Kır Ali) (12.02.1938 – 10.12.2001)

HASAN ÖZ (SERT HASAN) (1322 – 1991)
1 – eşi: Ismahan, Ali Zor (Sulu Ali) kızı
Çocukları:
1.    Mustafa (Çakıcı)
2.    Mehmet Ali
3.    Fatma

2. eşi: Emine, Tekeli Hasan kızı (1340 – 1947)
Çocukları:
1.    Ismahan, Ali Öz eşi (10.10.1943 – 14.12.2007)
2.    Murat

3. eşi, Fatmana, Tekeli Hasan kızı
Çocukları:
1.    Ayşe
2.    Menevşe, Mahrımçalı’da
3.    Ümmü, Ali Uyar eşi
4.    Esme, Hasan Varol eşi
5.    Hava, Ahmet Vural eşi
6.    Güllü, Mustafa Vural eşi
7.    Duran

IX - MUSACIK EL

BÜYÜK ALİ DEDE ÇOCUKLARI
Eşi: Arzı
Çocukları:
1.    Musacık
2.    Şerife, Akçanın eşi
3.    Zeynep, Ramazan eşi, Şaban Koca’nın anası
4.    Zeynep, Topal Ali’nin eşi
5.    Küçük Ayşe, Molla Mehmet eşi

MUSACIK VE OĞLU ALİ  HAKKINDA

Kaynak kişiler: Şerife Çalı, Mümüne Varol

“Musacık askerden 18 sene sonra dönmüş. Geleceğini haber alan köylüler onu Payamseki’de karşılamışlar. Dönüşüne bir tosun kurban kesmişler.

Musacık oğlu Ali Dede seferberlikte Batum’da esir kalmış. Salımıvermişler, kaçmış mı nasılsa yalınayak, aç, Geriş’e kadar gelmiş. Geriş’e akşam gelmiş, sabah ölmüş. Mezarı Geriş’te. Başka bir söylentiye göre Ali Dede’nin Yanında Akça Musası da varmış. Ali Dede’nin üvey anası Geriş’li olduğu için orada Kalmış. Akça Musası devam edip köye gelmiş. “Ali Geriş’te kaldı ama belki de ölecek” diye haber vermiş.

MUSACIK
  1. eşi: Raziye
Çocukları:
1.    Ali Zor (Sulu Ali)
2.    Ramazan Zor (Onbaşı)
3.    Gülsüm, gençken ölmüş.
2. eşi Gerişten
Çocukları:
1.    Mehmet (Yılık Mehmet) İki oğlu, iki kızı var.

ALİ ZOR
Eşi: Fatma, Emiroğlu Mustafa’nın kızı
Çocukları:
    1. Musa Zor
    2. Raziye, Mustafa Arif Varol eşi
    3. Ismahan, Hasan Öz’ün 1. eşi

RAMAZAN ZOR (ONBAŞI)
Eşi:
Çocukları:
1.    Musa (Paytar)
2.    Mustafa (Karadayı

MUSA ZOR (1913 – 01.04.1982)
Eşi: Hava, Gedik Hüseyin kızı (1909 – 18.11.2004)
Çocukları:
1.    Şerife, Hasan Ali Çalı eşi
2.    Mümüne, Ali Varol eşi
3.    Ayşe, Ahmet Arıcı eşi
4.    Mustafa
5.    Ismahan, Mehmet Varol 1.eşi

MUSA ZOR (PAYTAR)
Eşi. Fatma, Deli Ahmet kızı
Çocukları:
1.    Mehmet (Öksüz Mehmet)
2.    Ali (Kalaycı)
3.    Fatma, Ahmet Demir (Ecir’in Ahmet’in) eşi

MUSTAFA ZOR (KARADAYI) (1336 – 1954)
Eşi: Hürü, Topal Ali kızı (1333 – 2007)
Çocukları:
1.    Raziye, Süleyman Özen eşi
2.    Emine
3.    Şükrü
4.    Ali (1959 -1985)
5.    Ramazan

...
X - PANTIR EL

PANTIR MUSTAFA

Kardeşleri:
1.Molla Yusuf
2. Tıkır Ali
3. Ayşe
4. Mümüne, Belenköy’lü Çoban Mustafa’nın eşi, Molla Mehmet’in anası.

KAÇAN FIRSAT

Molla Yusuf askerlik yaparken bir ara İstanbul’da bulunur.  Okumuş insan olduğu için bir yazıcılık işindedir. Tapu kayıtlarının olduğu yere de girip çıkabilmektedir. Tapu kayıtlarının olduğu yerde Ahmetler Yaylası tapu kaydını bulur. Yetkili kişiden tapu kaydını ister. Yetkili ”harcırah” yatırırsan veririz.” der.  Molla Yusuf’un üzerinde harcıraha yetecek para olmadığı için hemen köye bir mektup yazıp durumu bildirir, harcırah için para ister. Aksiliğe bak o sıralarda Manavgat’ta posta dağıtım işlerine Çimi köyünden birisi bakmaktadır. Mektup Çimilinin eline geçer.
 “İstanbul’dan Ahmetler’e mektup?”
Merak bu ya, açıp bakar. Okuduklarına inanamaz. Mektubu kapatıp hemen Çimi’nin ileri gelenlerine götürür. Ondan sonrası malum. Çimi’nin adamı çok. Gereken yapılır. Molla Yusuf’un da tayini başka yere çıkar. Ama böylece Ahmetler yaylasının tapu kaydı olduğu da öğrenilmiş olur.

MOLLA YUSUF
Eşi: Akça kızı Hatice (Çıtırak)
Çocukları:
1.    Anakız, Gençler’den Sansar Ramazan’ın eşi
2.    Fatma (yirik Kız) Fersin’den Mustafa Dayı’nı eşi, Deli Ali’nin anası

TIKIR ALİ
Eşi:
Çocukları:
1.    Kuzulu’nun anası
2.    Arabın Kara Ahmet’in eşi
3.    Meryem
4.    Hanife, Gedik Hüseyin eşi

Tıkır Ali’nin 8 kızı olmuş, ikisi Konya tarafına gitmiş. İkisi Belenköy’e gitmiş. Ötekiler Ahmetler, Gençler ve Fersin’de.

PANTIR MUSTAFA
1. eşi: Ayşe, Hacı Mustafa’nın kızı.
Çocukları:
1.    Arzu, Sefer Mustafa’nın eşi, Sefer Mehmet’in anası.
2.    Ünzile, Fersin’de
3.    Ayşe (Gökkız), Belenköy’de
4.    Ahmet
5.    Cin Ali

2. eşi: Arzu
Çocukları:
1.       Menevşe,
2.       Fersin’de Koruk eşi

3. eşi: Ebe, Dudular’dan olur. Duduoğlu’nun halası imiş.
Çocukları
1.    Koca Mehmet
2.    Molla İbrahim
3.    Gedik Hüseyin
4.    Deli Ali

4. eşi: Emine, Emine, Musa Dede’nin kızı, Akça’nın bacısıdır. Emine ilkin İbiş ile evlenir. İbiş’ten (İbiş Kızı) yani Tekeli Hasan’ın anası doğar. İbiş ölünce Pantır ile evlenir. Pantır’dan da Topal Hasan olur. Böylece Topal Hasan ile Tekeli’nin anası anadan kardeş olmaktadır.
Çocukları:
1.    Topal Hasan

MEHMET ASLAN (KOCA MEHMET) (… - 1933)
Eşi: Havana, Akça kızı (1287 – 1960)
Çocukları:
    1 Osman, Osman Emir elden Kara İbbrahim’in kızı Şerife ile evlenmiş. Bu evlilikten Efe’nin eşi, Mümüne olmuş. Osman askere gitmiş, gelmemiş. Gelmeyince de Şerife Kısaca ile evlenmiş,
    2. Ayşe (Gökkız) Molla Mahmut ile evlenmiş, sonra ayrılmış.
    3. Mustafa (Koca Mustafa)
    4. Ali (Yirik Çavuş) (1318 – 30.06.1974)

İBRAHİM KARA (MOLLA İBRAHİM)
Molla İbrahim, Kafkas cephesinde, muhtemelen Sarıkamış’ta şehit olmuş.
1.eşi:  Ayşe
Çocukları:
1.    Fatma Karakız), Yusuf Kocakça (Tülüce) eşi
2.    Ümmü, Mehmet Güngör (Sarı Mehmet) eşi
3.    Abdullah (Kara Abdullah)

2.    Eşi: Hürü, Erengeriş’ten Hacı Ahmet Mustafası’nın kızı (1314 – 1978)
Çocukları:
1.    Ayşe, Mehmet Ali Küçükakça eşi
2.    Mustafa (Küçük Mustafa)

BABAM GEDİK HÜSEYİN

Anlatan: Mustafa Koç (Pantır)

Babam hayvancılıktan eyi anlardı. Kırık çıkık işlerini eyi yapardı. Hayvan hastalıklarını bilir,  tedavi ederdi.
Seferberlikte Afyon’da askerken bir gün develer hastalanmış. Komutan:
“Deve hastalığından anlayan var mı?” diye sormuş.
Babam el kaldırmış:
“Ben anlarım!” demiş.
Develere bakmışlar.
“Komutanım bu sinek hastalığı. Hemen tedaviye başlarsak 21 günde eyileşirler.” demiş babam.
“ Hemen başla!” demiş komutan. Orada asker Kızılot’tan Çıkın Ahmet de varmış. Onu yanına alır. Hemen hasta develeri yularlamaya yakarlar. Baldırlarından da çubuk çekerler. Develer 21 günde eyi olur. Babama ödül olarak bir ay izin verirler. Dönünce babam askeriyenin baytarı olur.
Büyük zafer sırasında develer uzun süre bozulamışlar. Babama sormuşlar:
“Acaba develer bunu neden yaptılar? Bu neye alamettir?” Babam:
“Ya yunanın askeri bozguna uğradı, ya bizimkiler.”
Sonraki gün bizimkilerin zafer kazandığı duyulmuş.

HÜSEYİN KOÇ (GEDİK HÜSEYİN) (1302 – 01.05.1952)
Eşi: Hanife (Kör Hanife), Tıkır Ali’nin kızı. Bir gözü körmüş. (1297 – 01.10.1963)
Çocukları:
1.    Ümmü, Mustafa Arıcı (Muk’oğlu) eşi
2.    Hava, Musa Zor eşi
3.    Ahmet Ali (Zobu) (1912 – 11.10.2001)
4.    Hamış, Şaban Ali’si eşi
5.    Ebe, İbrahim Yıldız (Gocal’oğlu) eşi
6.    İbrahim (Daylak) (1926 – 18.01.2008)
7.    Mustafa (Pantır)
8.    Yusuf (Kara Yusuf)

ALİ KOÇ (DELİ ALİ)
  1. Eşi: Fatma (Saraçlı) (1312 – 1970)
Çocukları:
1.    Ayşe, Abdullah Kara eşi.
2.    Ali (Ali Onbaşı)
3.    Arzu Mustafa Aslan (Koca Mustafa) eşi
4.    Ebe, Mustafa Kara (Küçük Mustafa) eşi
5.    Hamış, Dedere’den Halil Akça eşi

2. eşi Gülsüm, Emiroğlu Mustafa kızı. (1306 – 17.03.1975)
Çocukları:
1.    Osman (Kara Osman) (1335 – 01.09.2001)
2.    Mustafa (Kara Mustafa) (1337 – 15.04.1947)

HASAN GÜNGÖR (TOPAL HASAN) (1287 – 1962)
Eşi: Elif, Akça kızı (1296 – 1954)
Çocukları:
1.    Emine, Molla Abdullah eşi
2.    Mehmet (Sarı Mehmet) (1320 - ….)
3.    Mustafa Ali, genç iken ölmüş.
4.    Ayşe, Adıgüzel Özer eşi
5.    Şerife, Mehmet Varol eşi
6.    Zeynep, Süleyman Varol eşi

MUSTAFA ASLAN (KOCA MUSTAFA)
Eşi: Arzu, Deli Ali kızı
Çocukları
1.    Ahmet
2.    Ayşe, Hacı obasında
3.    Şerife, Gençler’de
4.    Ali
5.    Mehmet
6.    Emine
7.    Hasan Hüseyin

ALİ ASLAN (YİRİK ÇAVUŞ)
Eşi: Ayşe (Manav Ayşe), Adıgüzel kızı
Çocukları:
1.    Osman
2.    Güzel Veli (Adıgüzel)
3.    Hava, Mustafa Küçükakça eşi
4.    Mehmet (Gök Mehmet)
5.    Mustafa

ABDULLAH KARA (KARA ABDULLAH)
Eşi: Ayşe, Deli Ali kızı
Çocukları:
1.    Ayşe (Timen Ayşe)
2.    İbrahim
3.    Emine, Araplar’da Deli Hüseyin oğlu ile evli
4.    Hatice, Güzel Veli Aslan eşi
5.    Raziye (Gökkız), Hasan Koç eşi
6.    Ali

MUSTAFA KARA (KÜÇÜK MUSTAFA)
Eşi: Ebe, Deli Ali kızı (1335 – 11.04.1992)
Çocukları:
1.    İbrahim (1945 – 2005)
2.    Fatma
3.    Hatice, Musa Arıcı eşi
4.    Ali
5.    Ahmet (02.01.1955 – 05.06.2003)
6.    Hüseyin
7.    Mehmet

AHMET ALİ KOÇ (ZOBU) (1912 – 11.10.2001)
1. eşi: Ayşe (Gastan Ayşe)
Çocukları:
1.    Ümmü, Musa Güngör eşi
2.    Hasan
3.    Raziye, Akseki, Bucak köyünde
4.    Mehmet
2.eşi: Elif (1335 – 20.10.1997)
Çocukları:
1.    Osman
2.    Fatma, Mehmet Küçükakça eşi
3.    Hüseyin
4.    Mustafa
5.    Elif, Şaban Vural eşi
6.    Hanife, Ali Koç eşi

İBRAHİM KOÇ (DAYLAK) (1926 – 18.01.2008)
Eşi: Raziye, Hacı Hatıp kızı
Çocukları:
1.    Mustafa
2.    Ayşe, Osman Kocakça eşi
3.    Ümmü, Murat Öz eşi
4.    Hanife, Ali Varol eşi
5.    Cengiz
6.    Fatma,  Yüksel Kızılkaya eşi

MUSTAFA KOÇ (PANTIR)
Eşi: Fatma, Adıgüzel Özer kızı (1932 – 31.05.2007)
Çocukları:
1.    Eşe
2.    Hüseyin
3.    Elif, Hüseyin Arıcı eşi
4.    Meryem, Ramazan Varol eşi
5.    Şenay, Hüseyin Kara eşi
6.    Ali
7.    Hasan (Komondo Çavuş, 20.10.1972 – 06.09.1993)

YUSUF KOÇ (KARA YUSUF)
Eşi: Menevşe, Mehmet Ali Küçükakça kızı
Çocukları:
1.    Hüseyin
2.    Atalay (1969 – 26.11.1996)
3.    Sebahat, Mehmet Kocakça eşi
4.    Abdullah

ALİ KOÇ (ALİ ONBAŞI)
1. eşi: Mümüne, Ahmet Ali Özdemir kızı (1921 – 16.12.2002)
Çocukları:
1.    Ali
2.    Şengül,
3.    Fatma, Hüseyin Özden eşi
4.    Mustafa
5.    Emel, Hüseyin Kara eşi
2. eşi Emine, Süleyman Çalı kızı
Çocukları:
1.    Adem
2.    Adil


OSMAN KOÇ (KARA OSMAN) (1335 – 01.09.2001)
Eşi: Fatma, İbrahim Özen (Halil İbrahim) kızı
Çocukları:
1.    Ali
2.    Ayşe, Gebece’den Ali Topaca eşi
3.    Mustafa
4.    İbrahim
5.    Arzu, Manavgat’tan Mahmut Açıkgöz eşi. Öldü.

MEHMET GÜNGÖR (SARI MEHMET) (1320 - …)
Eşi: Ümmü, Molla İbrahim kızı (1317 - …)
Çocukları:
1.    Yusuf
2.    Fatma, Eğitmen eşi. Öldü.
3.    Musa
4.    Mustafa Ali
5.    Emine, Hasan Özer eşi
6.    Raziye, Osman Varol eşi (1943 – 19.02.2007)
7.    Elif, Mehmet Kocakça eşi. Mehmet Kocakça ölünce Şaban Vural ile evlendi.

YUSUF GÜNGÖR (1926 – 12.04.2004)
Eşi Ayşe, Kısaca kızı
Çocukları:
1.    Fatma, Ali Zor eşi
2.    Ümmü, Ramazan Çalı eşi
3.    Ünzile, Şükrü Zor eşi
4.    Hasan
5.    Şerife,
6.    Havana

MUSA GÜNGÖR
Eşi Ümmü, Ahmet Ali Koç kızı
Çocukları:
1.    Hasan
2.    Ömer
3.    İbrahim
4.    Mehmet
5.    Fatma
6.    Elif
7.    Ayşe

MUSTAFA ALİ GÜNGÖR
Eşi: Raziye, Çolak Mehmet kızı
Çocukları:
1.    Bayram
2.    Feride, Akseki, Erenyaka köyünde.
3.    İbrahim
4.    Mehmet
5.    Hasan
6.  Abdullah
7.  Elif (Güngör Ay) Yurt dışında.
6.    Yusuf


XI - ŞABAN EL

RAMAZAN, MUSA DEDENİN OĞLU; AKÇANIN KARDEŞİ
Eşi: (Ak Hala)
Çocukları:
1.    Şaban

ŞABAN VURAL (ŞABAN KOCA)
Eşi:
Çocukları:
1.    Musa (Şaban Musası)
2.    Ali (Şaban Alisi)
3.    Mehmet (Beşir)
4.    Ayşe, (Şaban kızı) Deli Ahmet eşi

MUSA VURAL (1320 – 21.01.1981)
Eşi: Ayşe (Kınalı) Molla Mehmet kızı (1327 – 1987)
Çocukları:
1.    Ali
2.    Ramazan
3.    Zeynep - Ali Topkara eşi

ALİ VURAL (ŞABAN ALİSİ) (1331 – 24.03.1997)
Eşi: Hamış, Gedik Hüseyin kızı
Çocukları:
1.    Ayşe, Mehmet Ecevitoğlu eşi
2.    ZeynepOsman Küçükdemir eşi
3.    Fatma, Mustafa Demir (Çilingir) eşi
4.    Şaban
5.    Hüseyin

MEHMET VURAL (BEŞİR)  (1323 – 25.05.1995)
Eşi: Fatma, Belenköy’den Karmaz’ın kızı (1331 – 27.03.1991)
Çocukları:
1.    Ramazan
2.    Mahmut
3.    Şerife, Ali Avcı 2. eşi
4.    Mustafa
5.    Şükrü
6.    Hasan


XII – TEKEL’EL (TEKELİ EL)

TEKELİ - AHMET ÖZER
Tekeli Ahmet Teke’de kadı iken muhalif oluşundan dolayı buraya sürülmüş.
Eşi: Ayşe (İbiş kızı) İbiş, Ayşe’nin babasıdır. Ayşe’nin anası Emine’dir. Ayşe doğduktan sonra babası İbiş ölür. İbiş ölünce dul kalan eşi Emine’yi Pantır 4. eşi olarak alır. Pantır’ın 4. eşi Emine’den Topal Hasan olur. Yani Topal Hasan ve İbiş kızı anadan bir babadan ayrı üvey kardeş olurlar.
Çocukları:
1.    Hasan (Tekeli)
2.    Adıgüzel
3.    Emine, Ahmet Ali Özdemir eşi
4.    Fatma, Halil İbrahim Özen eşi

HASAN ÖZER (TEKELİ)

Tekeli Emmi’yi yaylaya göçerken konuşmalarından hatırlarım. Çok şakacı bir adamdı Murtiçi’ne gelince arabalar geçmeye başlardı. Araba geçerken yüklü hayvanları kenara çekip arabalara yol verirdik. Araba geçince de Tekeli Emmi bize arabalar hakkında bilgi verirdi:
“Bu arabalar saman burma yer sanmayın haaa… Sadece şeker ile, üzüm ile beslenirler. Su yerine de sadece bal şerbeti içerler.”
Küçükler bu sözlere inanırlardı. Şeker, üzüm, bal az bulunan bahalı yiyeceklerdi. Demek ki bu arabalar o kadar değerli ki bahalı besinlerle besleniyorlardı.

Eşi: Gülsüm (Gecereme'li)
Çocukları:
1.    İbiş
2.    Ahmet, askerlik dönüşü öldü.
3.    Elif, Ali Vural eşi
4.    Hatice, Ahmet Özer eşi
5.    Mümüne, Ali Arslan eşi

ADIGÜZEL ÖZER (1322 – 1993)
Eşi: Ayşe, Topal Hasan kızı (1911 – 1999)
Çocukları:
1.    Fatma, Mustafa Koç (Pantır) eşi
2.    Ahmet (Topçu)
3.    Hasan
4.    Elif, Ali Kara eşi
5.    Emine, Hacıisalı’da


DEDEM TOPAL ALİ

Anlatan: Ali Uyar, Topal Ali’nin torunu

Dedemi hatırlarım. Köyde en çok incir yetiştiren oydu. Çocuklara incir dağıtırdı sık sık. Dedem Bilavgat’aki meyve bahçesine pamuk ve tütün de ekerdi. Şaban Musa'sı da Çevlik’te tütün ekerdi. Yani kendi ihtiyaçları için. Dedem kendi yetiştirip kuruttuğu tütünü sarardı bir kâğıda Sonra çıkarırdı kavı çakmağı… Çak babam çak. Kolay kolay yanmazdı meret. Dedem öfkelenir söylenirdi. Ben ocakta ateş olduğu halde dedemin sıgarayı neden kav çakmakla yakmaya uğraştığına bir türlü akıl erdiremezdim. Sorardım:
“ Dede, ocakta ateş var. Sıgarayı neden kömürle yakmazsın da kav çakmakla uğraşırsın?”
Dedem cevap verirdi:
“Ah hay oğlum sen ne anlarsın. Onun çakması ayrı bir zevk, yakması ayrı bir zevk, şu kavın kokması ayrı bir zevk…”

 ALİ UYAR (TOPAL ALİ – KÖR ALİ) (1309 -02.02.1972)
Topal Ali’nin babası Topal İbrahim’in Tekeli Ahmet ile kardeş olduğu sanılmaktadır. Onlar değilse bile babalarının kardeş olduğu muhakkak. Bütün köyün yaşlıları Topal Ali’nin Tekeli el soyundan olduğunu söylüyorlar.
1. eşi: Zeynep
Çocukları:
1.    Hürü, Mustafa Zor (Karadayı) eşi.
2.    Ahmet, (Göğoğlan veya Gök İbrahim)
3.    Ahmet Ali
4.    Ayşe (Altındiş), Deli Ahmet’in 2. eşi
2.eşi, Teslime (15.07.1923 – 15.11.1955), Fersinden gelme. Çocukları
1. Zeynep
2. Durdu
3. Mustafa

AHMET UYAR (GÖK İBRAHİM) (1924 – 28.12.2001)
Eşi: Hatice, Molla Ali kızı (1339 – 1989) ?
Çocukları:
1.    Zeynep
2.    Ümmü
3.    Ali
4.    Teslime
5.    Durdu
6.    Emine
7.    Münevver

AHMET ALİ UYAR
Eşi: Elif, Musa Vural kızı
Çocukları:
1.    Zeynep
2.    Hatice
3.    İbrahim
4.    Teslime


YAKIN GEÇMİŞTE KÖYÜMÜZE GELENLER

1.  Arıcı Yusuf
2. Duduoğlu el
3. Gök Hüseyin
 4. Gök Mehmet
5. Gubcal el
6. Mukuoğlu el
7. Yirik oğlan el


XIII - ARICI EL

YUSUF ARICI (ARICI YUSUF)

Erengeriş’ten Hacı Ahmet Pantır ile teyze oğlu olurlar.
Erengeriş’ten Hacı Ahmet Mustafa’sının çocukları:
1.    Ahmet
2.    Hatice, Höke Yusuf’un 2. eşi
3.    Hürü, Molla İbrahim’in eşi
4.    Hava, Koca Ali’nin eşi

AHMET ARICI
Eşi Ayşe (Koca Ayşe), Mukuoğlu’nun kardeşi
Çocukları:
1.    Yusuf

YUSUF ARICI
Eşi: Ayşe Mustafa Küçükakça (Karaca) kızı
Çocukları:
1.    Durdu
2.    Fatma


XIV - DUDUOĞLU EL

Duduoğlu el Sayköy’de otururlardı. Yakın geçmişte Ahmetler’den evlenip, Ahmetler’e yerleşenler oldu. İlk soyadları “Davulcu” idi. Sonradan “Karamusaoğlu” olarak değiştirdiler.

KARA MUSA (DUDUOĞLU)
 Eşi: Tepeköy’den Koca Mustafa’nın kızı. Koca Mustafa’nın kızları komşu köylere şöyle dağılmış. Birini Ahmetler’den Delibaş almış. Fatma (Cırıklı) Ebe Mehmet Varol ve Süleyman Varol’un anası olur. Birini Sayköy’den Duduoğlu almış, Kara Hasan’ın anası olur. Biri Gebece’ye gitmiş. Marangoz Süleyman Sarı’nın anası olur. Biri de Tepeköy’de kalmış. Gök Hasan’ın anası olur. Böylece Sayköy’den Kara Hasan, Tepeköy’den Gök Hasan, Gebece’den Süleyman Sarı, Ahmetler’den Mehmet Varol teyze oğlu olurlar.
Duduoğlu’nun çocukları:
1.    Hasan Davulcu (Kara Hasan)
2.    Hüseyin Davulcu (Kara Hüseyin)

HASAN DAVULCU
Eşi Fatma, Mukuoğlu’nun kardeşi (1320 – 27.12.2000)
Çocukları:
    1. Mustafa, Çocukları Sayköy’de oturmaktadır. (1930 – 25.11.1997)
    2. Mehmet, Ahmetler’den Mustafa Arıcı kızı Ünzile ile evlidir. Çocukları Ahmetler’de oturmaktadır. Soyadlarını “Karamusaoğlu” olarak değiştirdiler.
    3. Ahmet, Ahmetlerden İbrahim Yıldız kızı Fatma ile evlidir. Sayköy’de oturmaktadır.

MEHMET KARAMUSAOĞLU (KARA HASANIN MEHMET) (1934 – 1995)
Eşi: Ünzile, Mustafa Arıcı kızı
Çocukları:
1.Naciye - Ahmet Çalı eşi
2. Hasan  
3. Fikret (1974 – 16.08.1995) Şehit
4. Yüksel
5. Yılmaz


XV - HÜSEYİN AVCI (GÖK HÜSEYİN)

Anlatan: Ali Avcı

“Molla İbrahim’e bir çoban lazım olmuş. Namaras’ta bir çocuk olduğu haberini almış. Gitmiş, hebicip getirmiş. (Hebiçmek: sırtına almak, yüklenmek.) Babam köye geldiğinde o kadar küçükmüş. Namaras’ta Ramazan (Çakıcı) amcam ile Ayşe halam var. Babam onda bunda çobanlık yaparken kalmış gitmiş Ahmetlerde. Ama iyi çobanmış. İyi çobanı başka yere salmak istememişler.
Hacı Hatıp’ın kızkardeşi Fatmalı’nın iki kızı varmış. Kızların babası Adıgüzel. Kızlardan Arzı’yı babama, Ayşe’yi de Yirik Çavuşa alıvermişler. Böylece babam olmuş avrat köyünden.”

HÜSEYİN AVCI
Eşi: Raziye, Adıgüzel kızı
Çocukları:
  1. Ali
  2. Fatma, Ahmet Kocademir eşi
  3. Mehmet

ALİ AVCI (GÖK HÜSEYİN ALİSİ)
1.eşi: Hatice, Ecevit Ramazanı kızı
Çocukları:
1.    İbrahim
2.    Hasan Hüseyin
3.    Ramazan.
2.eşi: Şerife, Karabeşir kızı
Çocukları:
1.    Halit
2.    Mehmet
3.    Yusuf

MEHMET AVCI
Eşi: Ayşe, İbrahim Küçükdemir (Efe) kızı
Çocukları:
1.    Hatice
2.    Sema
3.    Arzu


XVI - MEHMET ÖZEN (GÖK MEHMET – ÇOLAK MEHMET)

Gök Mehmet’in babası Taşlıca’dan anası Saraçlı’danmış
1 Eşi: Ümmü (Kütkız) Delibaş’ın kızı. Mezarı Gülen’de.
Çocukları:
1.    Hatice, Gençler’den Sansar Alisi ile evlendi.
2.    Fatma, Demirciler’den Kör Ali ile evlendi.
2.eşi: (Körkız)  Körkız’ın babası, Delibaş’ın kardeşi Sefer Mustafa’nın oğlu Sefer Mehmet’i. Anası Emiroğlu Mustafa kızı Gülsüm. Sefer Mehmet’i ölünce Gülsüm Deli Ali ile evlenmiş.
Çocukları:
1.    Raziye, Mustafa Ali Güngör eşi


XVII - GUBCAL EL

Osman Ali oğlu Hüseyin Çavuş (Gubcal) Gedik Hüseyin’le Çanakkale’de beraber savaşmışlar.

HÜSEYİN DEMİR (GUBCAL)
Eşi: Fatma, Fersin’li (1317 – 25.10.1992)
Çocukları:
1.    Durdu
2.    Ayşe (Topal), Mahrımçalı’da Sarı Mehmet eşi
3.    Ali

ALİ DEMİR (GUBCAL ALİ’Sİ)
Eşi: Gülsüm, Emin Güzel kızı
Çocukları:
1.    Durdu, İbrahim Küçükakça eşi
2.    Ümmühan, Seydiler’den evli
3.    Hüseyin
4.    Emin
5.    Mehmet
6.    Hatice, Mehmet Özdemir eşi
7.    Ayşe Avasun’dan evli
8.    Zehra, Hocalı’dan evli.


XVIII - MUKUOĞLU EL

Mukuoğlu’nun babası, Muku Ahmet’i Kızılot’taki Muku’larla akrabadır. Mukuoğlu Mustafa Arıcı’nın kardeşleri: 1. Kara Hasan eşi Fatma. 2. Arıcı Yusuf’un anası Kara Ayşe. 3. Hasan Arıcı (Kizir Hasan). 4.Ali Arıcı (Kara Ali).
 Mukuoğlu’nun anası Duduoğlu’nun bacısı olur. Duduoğlu Sayköy’de oturur. Mukuoğlu küçükken Kardeşi Kizir ile beraber Sayköy’e dayısının yanına gelirler. O sırada Ahmetler’den Saraçlı Ebe’ye bir çoban ihtiyaçtır. Saraçlı Ebe Mukuoğlu’nu çoban tutar. Sonra büyüyünce de Gedik Hüseyin’in kızı Ümmü ile everirler. Kardeşi Kizir ise Gebece’den Hökeoğlan’ın kızı ile evlenir.
Mukuoğlu iyi bir çobandı. Ama soyadına uygun olarak arıcılık da yapardı. Devamlı top kovan taşırdı. Mukuoğlu’gile her varışımda Ümmü Hala’nın bir sofra serip bal ile ekmek verdiğini hatırlarım.

MUSTAFA ARICI (MUKUOĞLU) (1324 – 19.10.1983)
Eşi: Ümmü, Gedik Hüseyin kızı (…. – 23.12.1986)
Çocukları
1.    Ahmet (08.02.1933 – 01.06.2005)
2.    Emine, Ahmet Aslan eşi
3.    Ünzile, Mehmet Karamusaoğlu eşi
4.    Meryem, Antalya’dan evli
5.    Musa
6.    Fatma, Çukurköy’den Hayri Yılmaz ile evli


XIX - YİRİK OĞLAN EL

HASAN (KARMAZ) Belenköy’lü
Eşi Hürü (1306 – 15.08.1967), Belenköy'lü Sakar Mahmut’un kızı
Çocukları:
1.    Mustafa (Yirik Oğlan)
2.    Fatma, Mehmet Vural (Karabeşir) eşi

MUSTAFA TOPKARA (YİRİK OĞLAN) (1907 – 05.09.1998)
Eşi: Havana, Gecereme’den Sansar Ramazan kızı (1913 – 02.03.2002)
Çocukları:
1.    Yusuf (1941 – 14.10.2001)
2.    Ali
3.    Hasan
4.    Mehmet
…
Tekrar edelim: Bu çalışmamızda yanlış veya eksik yazılmış bilgiler olabilir. Okuyucularımız böyle durumlar görürlerse bize bildirsinler, yanlış ise düzeltelim, eksiklik varsa ekleyelim. Hepinize sağlıklı günler dilerim.
                                                Hazırlayan: Ali Varol - 14.10.2009 - Manavgat


...

18 Haziran 2018 Pazartesi

İlk öykü kitabım "Ali'nin Türkü Defteri" yayımlandı


Ali'nin Türkü Defteri adlı öykü kitabımız Mayıs 2018'de yayımlanmıştır. Kitabımız dağıtım, tanıtım sitelerinde yerini almış. Değişik sitelerde değişik fiyatlarla hizmete sunulmuş. Google sayfası açılıp,  ali varol - alinin türkü defteri basım  yazılır ve aranırsa  tanıtım ve satış adresleri çıkıyor.

...
Kitap yayımlandıktan sonra Ahmetler. Net sitesinde çıkan haber yazısı:
ALİ VAROL'UN İLK KİTABI YAYIMLANDI
Cumartesi, 16 Haziran 2018 09:43

"Suya sabuna dokunan öyküler..."
Sitemizin yazarlarından Ali Varol’un ilk öykü kitabı piyasaya çıktı. “Ali’nin Türkü Defteri” adındaki kitabının yayımlanmasıyla, kendini bugüne kadar yeterince saklamış bir yazarın doğuşunu haber veriyor.
İlk kitabını bana imzalayan çocukluk arkadaşım Ali Varol'a yazarlık yolunda başarılar diliyorum.
Öğretmen okulu yıllarından beri yazdığını biliyorum. Yazdıklarını artık saklamaktan vazgeç diye yaptığım teşviklerin etkisi oldu mu bilemiyorum ama sonunda onun “Suya sabuna dokunan öyküler” kitabı işte elimizde.
Bu kitabın art arda gelecek başka öykü ve romanların habercisi olduğunu düşünüyorum.
"Ali’nin Türkü Defteri”, Cinius Yayıınları tarafından basılan kitaptaki öykülerin tamamı gerçek yaşamdan alınmış, çocukların da büyüklerin de severek okuyacağı 18 öyküden oluşuyor.
Kitabın içeriği, arka sayfasında şöyle anlatılmış:
Bu kitaptaki öykülerinde kitap okumayı sevdirmeyi amaçlayan yazar, eğlenceli öyküler sunmaya çalışır. Okurlarını eğlendirmeye çalışırken bir yandan da onların sorgula- yıp düşünmelerini amaçlar. Bu nedenle öykülerinde toplum- sal sorunlarımızdan bazılarına da değinmektedir. Sözgelimi Kurtlu Elma öyküsünde organik ürün, ilaç kalıntısı konuları olaylar içinde gündeme getirilir. Savurgan Çocuk'ta sınırlı olan dünyamız kaynaklarının savurganlık ölçüsüne varan tüketiminden duyulan rahatsızlık dile getirilerek, doğada dengenin bozulmaması için duyarlı olmamız gerektiği vurgulanır. Ispanak İksiri öyküsünde reklam uğruna bir yanlışın in sanlara senelerce nasıl yutturulduğuna yer verilir. Bakış Açısı ve İlk Çok Partili Seçimde, çağımızda anlaşabilmek, birlikte yaşayabilmek için uzlaşma kültürünün ne kadar gerekli olduğuna dikkat çekilir. Ağaç Yaş İken Eğilir ve Ali'nin Türkü Defteri öykülerinde ise eğitim sistemimizdeki bazı çarpıklıkların altı çizilir.

ALİ VAROL KİMDİR?

Ali Varol 1943 yılında Antalya’nın Ahmetler Köyü'nde doğar. İlkokuldan sonra eğitimine bir süre ara vermek zorunda kalır. Daha sonra kendi çabalarıyla Aksu Öğretmen Okulu'na girer ve 1965 yılında okulu birincilikle bitirir Yurdun çeşitli yerlerinde ve yurt dışında öğretmen olarak çalışır. Yayımlanma aşamasında roman ve öykü kitabı çalışmaları vardır. "Ödeşme adli öyküsü Anadolu Halk Bilim Kültür Akademisi tarafından 2017 yılında "Bin Çiçekli Bahçe Yaşar Kemal" anısına düzenlenen öykü yarışmasında üçüncülük ödülü almıştır. Yazar, aynı zamanda ressam olup, kişisel birçok sergi açmıştır.
...


Öykülerin öyküleri:

KENDİNİ YENİDEN YARATAN ÇOCUK

Ali’nin Türkü Defteri adlı öykü nasıl yazıldı? Bırakırsan kaybedersin, direnirsen kazanırsın. Ali kaybetmek üzereyken nasıl direndi, yeteneklerini nasıl geliştirdi?

…

Telefon çalar, bakarım, kayıt edilmemiş bir numara. Açarım; bazen yanlış numaradır, kapatırım. Bazen bir reklamdır, hızla kapatırım. Bazen de tanımadığım birisidir. Merakla dinlerim.

Gene bir akşam telefonda tanımadığım bir ses:

“Hocam ben Hasret, sizin öğrencinizim.”

“Hasret hatırlayamadım. Hangi okulda beraberdik?”

“Elli sene önceye geri gidelim. O zaman neredeydik?”

Elli sene önce benim öğrencim olduğuna göre en azından elli yaşında olmalıydı. Elli yaşın üstünde birisi benim telefonumu nereden, nasıl bulmuş da arıyor?

“Antep’teydik.”

“Tamam, oradaki köyden hangi çocukları hatırlarsın?”

“Orası benim ilk öğretmenlik yaptığım yer. Öğrencilerimin çoğunu hatırlarım.”

“Sen de bizim ilk öğretmenimizsin. Biz de seni hatırlarız. Sen kimleri hatırladın?”

“Hasret seni hatırlayamadım ama Ökkeş, Şehmuz, Ali, Kamber, Huriye, Hatice… Çoğunuzu hatırlarım.”

“Benim adımı siz koydunuz.”

“Nasıl oldu bu?”

“Bana köyde Haziret derlerdi. Birinci sınıfa kayıt yaparken, adın ne diye sorunca ben de Haziret dedim. Sen ‘Böyle yazarsak nüfus dairesinde zorluk çıkarırlar. Adını buraya Hasret yazalım’ dedin, öyle yazıldı. Şimdi hatırladın mı?”

“Tamam, şimdi hatırlıyorum. Sen saz da çalardın, değil mi?”

“Sen mandolin çalardın. Mandolinle bize türküler öğretirdin. Türkü söylemesini çok severdik.”

“En iyi, en çok türkü söyleyen Ali’ydi değil mi? Ali şimdi ne yapıyor?”

“Ali köyün içinde bir bakkal açtı, bakkal çalıştırıyor.”

“İyi de Hasret, sen benim telefonumu nereden buldun?”

“Feysbukta resmini görüp tanıdım. Ötesi kolay oldu.”

Sonra sohbet uzadı. Öteki öğrencilerimi sordum. Sait okuyup öğretmen olmuş. Her biri bir iş tutup çoluk çocuk sahibi ne demek torun torba sahibi olmuşlar. Hasret de saz çalmayı ilerletmiş, “Grup Hasret” diye bir müzik grubu kurmuş. Özel günlerde, düğünlerde çalıp söylermiş. Öteki öğrencilerden en çok da Ali üstüne konuştuk. Çünkü Ali’nin özel bir durumu vardı.

Hasret ile belki bir saat konuştuk. Duygulanmıştım. Telefon kapanınca o duygu yoğunluğu içindeyken Hasret’in anlattıklarından yola çıkarak elli sene önceye gidip Ali’nin özel durumunu yazmaya başladım. Sonraki günlerde Hasret köye gelmiş, okul arkadaşlarına beni anlatmış. Onlar da almışlar benim telefon numaramı. Başladılar beni aramaya. Ali de aradı. “Kimden aldın numaramı?” diye sorunca “Haziret’ten” dedi. Demek ki köyde Hasret hala Haziret diye anılıyor. Ali ile de konuştuk, dertleştik, hasret giderdik.

Öğrencilerim beni unutmamış, elli sene sonra telefonumu bulup aramışlardı. Ben de o günleri yeniden yaşamış, öğrencilerimle yaşadığım günleri kaleme almıştım. Neden Ali’nin herkesten çok, herkesten güzel türkü söylediğini anlatmıştım. Ali sorunlu olduğu halde türkülere tutunmuş, kendini yeniden yaratmıştı. İnsan kendi kendine yardım edebilir mi? Sanırsam insana başkasından çok kendisi yardım edebilir.

...
Tadımlık olarak kitaba adını veren öyküyü aşağıda paylaşıyoruz:

ALİ’NİN TÜRKÜ DEFTERİ

Evimizde birkaç dolabımız vardı. Biri televizyonun altındaydı. İkisi mutfaktaydı. Elbise dolabımız da vardı. Ama ayrıca bir kitap dolabımız yoktu. Kitaplarım orada burada dağınık durumdaydı. Çoğu kısmı da karton kutularda paketli haldeydi. Eve yeni bir kitap dolabı yaptırmıştım. Oturma odası duvarında asılı sazımın yanında yerini aldı. İlkin, el altında ama dağınık olanları yerleştirdim. Sonra karton kutular içinde tozlanmış eski kitaplarımı çıkarıp temizleyerek kitaplığıma yerleştirmeye sıra geldi. Kitapların arasında bir de defter vardı. Alıp tozunu temizledim. Üzerinde “Ali’nin Türkü Defteri” yazıyordu. İlk sayfasını açtım. Bir halk türküsü:
Dere geliyor dere
Ya lele ya lelel
Kumunu sere sere
Yalellellim.
Bu benim ilkokulda ilk öğrendiğim türküydü. Kolay bir söylenişi vardı. Yazı Ali’nin yazısıydı. İlkokuldan kalma bir defter… Türkünün kenarları çiçeklerle süslenmişti. Şöyle bir karıştırdım, otuz 
…yaprak altmış sayfa eder. Altmış tane halk türküsü vardı. Hepsi de kenar süsü içinde… Defterin sahibi okul arkadaşım Topal Ali geldi aklıma.  Defter aldı beni okul günlerimize götürdü. Çocukluk günlerime gittim, geldim. Hey gidi günler hey! Ben komşu mahalleden gelir giderdim okula. Babam saz çalmasını bildiği için ben de daha ilkokul birinci sınıfta tıngırdatmaya başlamıştım sazı. Ali ile ortak yanlarımız vardı. Onun için Ali’yi en iyi tanıyanlardan biri de bendim. Ali köyde doğup büyüdü. Daha küçükken bir yıkıma uğramış. Bahçede oynarken ayağından yılan sokmuş. O zamanki köy yaşamında ulaşım olanakları kısıtlıydı. Yılan zehiri anında vücuttan çıkarılamamış. Doktora gitmesi gecikmiş. Doktora vardığında iş işten geçmiş. Doktor Ali’yi ölümden kurtarmış ama yaşayabilmesi için şişip morarmış ayağını dizinden kesmek zorunda kalmış. Ali ondan sonra koltuk değneği ile gezmeye başladı. Tek ayak kalınca öteki çocuklarla oynaması zorlaştı. Yalnız başına oynar oldu.
Ali’nin ailesi varlıklı değildi ama yoksul da değildi. Köydeki birkaç radyodan biri Alilerin evindeydi. Ali arkadaşları ile oynaması zorlaşınca zamanının çoğunu radyo dinleyerek geçirmeye başladı. O zaman daha yurdumuzda televizyon yoktu. Radyodan büyükler haber dinlerken çocuklar türkü, şarkı dinlemek için fırsat kollarlardı. Ali sabahları çıkan “yurttan sesler” programını kaçırmazdı. Ali’nin dinlediği türküler tekrar tekrar çıkınca onlardan bazılarının söylenişini de sözlerini de öğrendi. Yalnız başına oyun oynarken bu türküleri de söylemeye başladı.
İlkokulu beraber okuduk. O kadar kalabalığın içinde Ali yalnızdı. O öteki arkadaşları gibi koşamadığından koşulması gereken oyunlara giremiyordu. Bazen de girmek istese arkadaşları onu almazlardı. Alsalar bile Ali’nin koşuda kazanma şansı olmadığı için oyunu kaybediyordu. Devamlı kaybedilen oyunun tadı kalmayınca Ali arkadaşlarıyla oyun oynamaktan soğudu. Yalnız oynamaya alıştı. Buruk bir alışkanlıktı bu. Bu duruma üzüldü. Arkadaşlarına küstü. Hayata küstü. İçine kapandı. Kapalı bir kutu oldu. İç dünyasında kendine hayali arkadaşlar bulmaya başladı. Yalnız başına oynarken onlarla konuşur oldu. Onun kendi kendine konuşmasına arkadaşları da alıştı. Olağan görmeye başladılar. Onun cinlerle konuşmuş olacağını düşündüler. Lakabını Cin Ali koydular. Oyunda arkadaşlarına katılamayan Ali sınıfta da derslere katılamadı. Sınıfta da yalnız kaldı. Köy okulu olduğu için sınıf kalabalıktı. Beş sınıf bir aradaydı. Öğretmen ise asıl mesleği başka, geçici bir öğretmendi. Asıl mesleği öğretmenlik olmayan birisi okula geçici öğretmen olarak gönderilmişti. O zamanlar böyle uygulamalar var idi. Neyse, geçici öğretmen çocuklarla gerektiği gibi ilgilenemedi. Ali ile de yeteri kadar ilgilenemedi. Evde dersen ana baba kara cahil. Ali birinci sınıfta okuma yazmayı öğrenemedi. Bakarak yazı yazmasına alışmıştı. Kitaptaki ya da karatahtadaki yazıyı bakarak deftere kopya edebiliyordu. Her harfe teker teker bakmadan yazamazdı. Okumayı sökememişti. Bir yıl boşuna gelip gitmiş oldu. İkinci sınıfta da havanda su dövdü. Üçüncü sınıfta da boş çuval, boş ambar… Bir varlık gösteremedi.
Ali’yle dördüncü sınıfa geçtiğimizde o geçici öğretmen gitti, yerine başka bir öğretmen geldi. Yeni öğretmenin adı da Ali’ydi. Yeni Öğretmen her çocukla ayrı ayrı ilgilendi. Topal Ali ile de iyi arkadaş oldu. “Adaşım benim!” diye yakınlık gösterdi.
Yeni öğretmen Ali ile ilgilenmeye başlayınca ne düşündüm, biliyor musunuz? “Hani arkeolog da denilen kazıbilimciler bazı ören yerlerinde kazılar yaparlar. Orada yüzlerce yıldan beri karanlıkta yatan bazı çok değerli eserleri, değerli maden ve paraları gün ışığına çıkarırlar. Müzelerde insanların hizmetine sunarlar. O gömüler yıllarca sene yer altında dursa bir işe yaramaz. Ne zaman gün ışığına çıktı, varlığı, değeri anlaşılır.”
“Acaba” dedim, “insan dediğimiz varlık da bu ören yerlerine mi benziyor? İnsanın içinde de ören yerlerinde olduğu gibi değerli cevherler, yetenekler mi bulunur? Bu yetenekler nasıl açığa çıkarılır? Okullarda çocuklarımıza çok bilgi öğretmek mi gerekli, yoksa içlerindeki yeteneklerin açığa çıkmasına yardımcı olmak mı gerekli? Yani onlara balık mı verelim yoksa balık tutmasını mı öğretelim?”
…
Yeni öğretmen Ali ile ilgilenince onun arkadaşlarından kopuk, çekingen, içe kapanık biri olduğunu gördü. Arkadaşlarının onu dışlamaması için ortak yanlarını aradı. Arkadaşlarının ilgisini çekebilecek neyi olabilirdi? Bunun için Ali’nin arkadaşlarıyla paylaşabileceği bir şeyi olmalıydı. Var olan ama arkadaşlarına duyuramadığı, gösteremediği neyi vardı Ali’nin? Ali bir kapalı kutuydu. Öğretmen bu kapalı kutuyu açıp içine görmek istedi. Ali’nin içinde hangi cevherler var bilmek istedi. Bunu anlayabilmek için şakadan sorular sordu: “Neyi seviyorsun, neyi sevmiyorsun?” “Evinizde Van kedisi var mı?” “Yok.” “Kangal köpeğiniz var mı?” “Yok.” “Sazın var mı?” “Yok.” “Peki, Ali neyin var senin?” Yok, yok, yok… “Ali sen de çok yoksulmuşsun!” Çocuklardan biri bu “yoksul” sözüne karşı çıktı:
“Öğretmenim Ali yoksul değil, çok zengin.”
“Ne zengini?”
“Türkü zengini. Ali’nin türkü dağarcığı tıka basa dolu.”
“Gerçek mi?”
“Gerçek. Öğretmenim Ali’nin güzel sesi de var.”
“Gerçek mi?”
“Gerçek. Hem çok türkü bilir hem güzel söyler.”
“İnanmıyorum!”
“İnanın. Alilerin evinde radyo da var. Ali radyodan çok türkü öğrenmiş.”
“Sahi mi?”
“Sahi. Sınıfta en çok türkü bilen çocuk Ali.”
Öğretmenimiz duyduklarına sevindi. “Kör arar bir göz, Allah vermiş iki göz…” diye söylendi. Gelip Ali’nin önünde durdu. Gözlerinin içine baktı.
“Ali duyduklarım doğru mu?”
Ali mahcup oldu, yüzü kızardı. Utangaç baktı, sonra boynunu yana eğip gözlerini kaçırdı. Öteki çocuklar:
“Öğretmenim Ali bir türkü söylesin de dinleyelim.”
Öğretmen Ali’ye gene sordu:
“Ali söyler misin?”
Ali ne diyeceğini şaşırdı. Türküyü söylemek istedi ama heyecandan söyleyemedi. Sanki dili tutulmuştu. Yanaklarından boncuk boncuk terler aşağıya döküldü. Ali siyah önlüğünün kol ucuyla terleri silip yüzünü, gözlerini kuruladı. Kekeledi:
“Öğretmenim u, u, u, unuttum.”
“Tamam, anladık. Unutmamak için sana bir defter vereceğim. Deftere türküleri beraber yazacağız. Unuttuğun zaman deftere bakıp hatırlayacaksın. Tamam mı?”
“Ta, ta, ta tamam öğretmenim.”
Ali’nin okuma yazma bilmediğini yüzüne vurmadık. Ali’nin bildiği en kolay türküyü Ali söyledi öğretmeni defterin ilk sayfasına yazdı:
Dere geliyor dere
Ya lele ya lelel
Kumunu sere sere
Yalelelellim
Öğretmen Ali’ye bir defter daha verdi.
“Ali bu türküyü unutmamak için şu deftere bir de sen yazacaksın.” dedi. Sonraki gün öğretmen dersleri kontrol ederken Ali’nin defterine biz de baktık. Türküyü deftere özene bezene yazmış, kenarlarını da çiçeklerle süslemişti. Çiçeklerin arasında kelebekler de vardı. Biz daha istemeden Ali sordu:
“Öğretmenim türküyü okuyayım mı?”
Biz alkışlayınca öğretmenin oku demesine gerek kalmadı. Ali önündeki deftere baka baka okumaya başladı.
“Dere geliyor dere”
Tekrarlanan “Ya lelel ya lelel” kısmına öğretmenin el işaretiyle türküyü bilen sınıf arkadaşları da katıldı.  Böylece bir satır Ali söyledi, bir satır sınıf söyledi. Sınıf arkadaşları onu yalnız bırakmamıştı. Sesi sahiden güzeldi. Türküdeki güzellik sadece Ali’nin sesinden gelmiyordu. Ali içten, yürekten söylüyordu. Yüreğindeki bir duygu selinin dışarı akışıydı. Türkü bitince Ali gene terlemişti. Önlüğünün kol ucuyla terlerini gene sildi. Tekrar alkışladık. Öğretmen:
“Ali bu türküyü yazdık, çalıştın, unutmadın. Şimdi de yarın okuyacağın türküyü yazalım, olur mu?”
“Olur öğretmenim. Ama ben bakmadan yazamam”
“Olsun. Benim yazdığıma bakarak yaz. Yakında bakmadan yazacaksın.”
O günden sonra Ali’nin türkü defterine her gün bir türkü yazıldı. Ali de o türküyü başka deftere yazıp kenarlarını allı morlu çiçeklerle süsledi. Sonraki gün de türküyü söyleyip alkışı topladı. Ben o günlerde yeni bir şey daha öğrenmiştim. Eğitimin, öğrenmenin olmazsa olmazı sevgiydi. Ali’yle öğretmeni iki adaş arkadaş oldular. Ali öğretmenine mahcup olmamak için ödevini her gün aksatmadan yaptı. İlkin baka baka yazıyordu. Türkülerdeki bazı sözcükler tekrar tekrar yazılınca sözcük harfleri Ali’nin aklında kaldı. Sonradan bakmadan yazmaya başladı. Hem bakmadan yazabiliyordu hem de okumaya başlamıştı. Ali türkü defteri sayesinde okumayı da yazmayı da sökmüştü. Otuz yapraklı türkü defteri de öteki çalışma defteri de iki ay sonra dolmuştu. İki ay sonra nasıl oldu kimse bilmez, Ali yalnız defterdeki türküleri değil, kitaplardaki diğer yazıları da okumaya başlamıştı. Onun kitap okuduğunu gören arkadaşları şaşırmışlardı.
“Ali sen okuma yazmayı ne zaman öğrendin?” diye soran arkadaşlarına somurtarak bakmıyordu artık. “Önemli değil” der gibi gülümseyerek cevapladı:
“Kendiliğinden oldu. Ben de şaşırdım.”
Ali türkü defterinin yardımıyla içindeki gizli iki yeteneğini bulup açığa çıkarmıştı. Hem okumaya başlamıştı hem de türküleri yanlışsız söylüyordu. Bu yetenekler artık harabelerin derinlerindeki değerli ama kimsenin bilmediği hazineler gibi karanlıkta kalmayacaktı. Karanlıktaki gizli hazine gün ışığına çıkmıştı. Ali’nin kendini, yeteneklerini tanıyıp açığa çıkarması nasıl olmuştu? Dört senede okuma yazmayı öğrenemeyen Ali iki ayda bu işi farkında bile olmadan nasıl başarmıştı? Tereyağından kıl çeker gibi kolayca işin içinden nasıl çıkmıştı. Severek yaptığı iş Ali’ye kolay mı gelmişti? Acaba yeni öğretmenimizin Ali’ye gösterdiği arkadaşca yaklaşımının bu sonuçta payı var mıydı?
Ders yılı sonunda yapılan yılsonu eğlencesine önceden hazırlıklar yaptık. Ben dördüncü sınıfta olduğuma göre saz çalmasını düzene sokmuştum. Babamın evimizdeki sazını okula getirdim, Ali ile beraber türkülere çalıştık. Ben saz çaldım, Ali türküler söyledi; ders yılı sonu eğlencesine hazırlık yaptık. Eğlencede şiirler, fıkralar, oyunlar, yarışlar bir de piyes vardı. Ama en çok alkışı Ali ile benim hazırladığım türküler topladı. Ali’nin bu başarısından dolayı öğretmenimiz ödül olarak hem ona hem bana birer türkü kitabı verdi. Ali de kendi yazısıyla yazdığı türkü defterini bana armağan etti.
“Bende hem öğretmenimizin yazdığı defter var, hem de bir kitabım oldu. Defterin biri fazla, sende kalsın.” dedi.
…
Kitaplarımı dolaba yerleştirirken Ali’nin Türkü Defterini ayırdım. Dolaba koymadım. Küçük bez bir çanta içine koyup duvardaki sazımın yanına astım. Bu defter benim için önemliydi. Bu defterin içinde gayret vardı, sevgi vardı. Severek yapılan bir çalışmanın sonundaki başarı vardı. Arada bir defteri açıp, sayfaların karıştırıp bu gayreti, severek yapılan bu çalışmanın sonundaki başarıyı görüyordum.



26 Temmuz 2017 Çarşamba

Ödeşme

 ANADOLU HALK BİLİM KÜLTÜR  AKADEMİSİ
2017 YILI HAZİRAN AYINDA ;
BİN ÇİÇEKLİ BAHÇE  YAŞAR KEMAL ANISINA  YAPILAN YARIŞMADA  ÖYKÜ DALINDA  DERECEYE GİREN  ÜRÜNLER:
BİRİNCİ OLAN ESER: ZİLLİ DEDE – Süleyman Erol
İKİNCİ OLAN ESER :  Apili Osman – Adil Kurt
ÜÇÜNCÜ OLAN ESER: Defne adın kentte yaşar –Hatice Altunay
                                         Ödeşme – Ali Varol
....
ÖDEŞME
Bizim köy bir yörük köyüydü. Kışın sahilde yazın yaylada yaşardık. O sene ilkbaharda Akdağ dediğimiz yaylaya çıktığımızda görünen yerlerin çoğu karlarla örtülüydü. İncelen kar örtülerinden ilkin kardelenler başlarını çıkarıp çiçeklerini açtı. Canlılara cansızlara ‘Günaydın!’ dediler. Karların eridiği yerlerden otlar, zambak çeşitleri, şalba çeşitleri sütleğenler, boy gösterdiler. Kardelenleri kıskanan zambaklar, menekşeler sarı, mor, kızıl, beyaz çiçekler açtılar. Daha bin bir çeşit ot, çiçek doğayı yeşillendirdi, süsledi. Koyunlar, keçiler, oğlaklar, kuzular karların olmadığı yerlerde serilip yayıldılar. Otlarla, şalbalarla beslenip karınlarını doyurdular, bayram ettiler. Eriyen karların alt ucunda derecikler, gölcükler oluştu. Yayılıp karnını doyuran hayvanlar bu kar sularından sulandılar. Akdağ’da kaynak suyu yoktu. Kuyu da yoktu. Evler için de su ihtiyacımızı koyaklardaki, obruklardaki karlardan sağladık.
O sene de yaz boyunca Akdağ denilen yaylamızda kalmıştık. İnsanlarıyla, hayvanlarıyla, bitkileriyle barış içinde yaylanın tadını çıkarmıştık. Yaz sonuna doğru Akdağ’daki obaların yakınlarındaki karlar tükenmişti. Derin obruklardan kar çıkarmak zordu. İnsanların ihtiyacına yeterdi ama hayvanların sulanması için yetersizdi. Hayvanların sulanması için suların bol olduğu Yeroluk, Aldürbe denen yerlere göçme zamanı gelmişti. Yörükler göçmeye alışıktı. İhtiyaç olunca yaylada da yer değiştirirlerdi.
Çok sevinçliydim. Karların tükendiği Akdağ’dan suların bol olduğu Yeroluk’a, Aldürbe’ye göçecektik.  Aldürbe’ye göçmek demek çok oyun oynayabilmek demekti. Çünkü Aldürbe geniş, düz bir alandı. Ne oynarsan oyna… Çelik çomak, körebe, ıssıtaş, uzuneşek, birdirbir… Daha neler neler… Eşeğe binip koşturunca düşsen başın yarılmaz. Taş, çakıl olmayan düz bir ova… Aldürbe’de oluklardan harıl harıl sular da akardı. Obalar birbirine yakındı. O nedenle çocuklar bir araya toplanıp bol bol oyun oynayabilirdi. Ama Akdağ öyle değildi. Akdağ’da birbirine yakın olan tek bizim oba ile Emir El’in obası vardı. Diğer obalar yaylanın başka yerlerindeydi. Güllü Belen, Say Yatak, Tomsu Başı, Eğrikar, Bozlayan gibi yerlere dağılmışlardı. Hayvanların rahat yayılması, birbirine karışmaması için obalar birbirinden uzak yerlere kurulmuştu. Her obanın arası birer saatlik yoldu.  Çocuklar bir araya gelip oyun oynayamazlardı. Oysa Aldürbe öyle mi? Bütün obalar bir alanın çevresinde konaklanmış. Köyün bütün çocukları bir arada. Her gün oyun her gün oyun… Aldürbe’ye göçülmesini iple çekmeye başladım.
Hacı dayı ile Hasan dayı konuşup kararlaştırdılar. Dört yüz keçiden oluşan sürü Aldürbe’ye gidecek; koyun, kuzu, oğlaktan oluşan yüz hayvanlık bir sürü Ovgallı Yurdu’nda kalacaktı. Koyunlar için güneyde ve aşağıda olan Aldürbe daha sıcak sayılırdı. Ovgallı Yurdu koyunlar için serin idi. Haftada bir kere Ulupınar sularına gelip sulanacaktı. Dört yüz keçiden oluşan keçi sürüsünü Hacı dayı ile ben güderdim. Yüz hayvanlık sürüyü de Hasan dayım güderdi. Ev eşyaları at, eşek, deve gibi hayvanlarla Aldürbe’ye taşınacaktı. Hasan dayım ise bir kişiye bir ay yetecek kadar yiyecek ve gerekli kap kacak yüklenerek sürü ile beraber Ovgallı Yurdu’na gidecekti. Hasan dayım Hacı dayımdan yardım istedi:
“Ali bana yardım etsin. Beni Ovgallı Yurdu’na iletiversin” dedi. Hacı dayım da:
 “ Olur. Ama çocuğu geciktirme, akşama yolla.”
“Tamam!”
Sonra develer, eşekler sığırlar bulunup getirildi. Yükler eşeklere, develere yükletildi. Evler Aldürbe’ye göçürüldü.
Hasan dayı ile ben eşyalarımızı, sürümüzü alıp Ovgallı Yurdu’na öğle vakti geldik. Ben bir an önce Aldürbe’ye gitmek istiyordum ama Hasan dayım hiç oralı değildi.
“Dayısı bak, ekmeği, bulguru, köpek yalını şu yüksek kayaya asalım; köpek, fare alamasın. Koyunlar gece şurada yayılsın, gündüz burada dinlensin. Şuradaki obrukta kar hiç tükenmez. Obruğa inip çıkmak zor değil. Helkede kardan su eritirsin. Çitile koyunlardan süt sağarsın. Tavada pişirirsin. Kibrit yok ama al sana çakmak, çakmaktaşı, kav. Çakmak kesemi yitirme sakın.
“Hasan dayı ben Aldürbe’ye…”
Hasan dayım sözümü bitirmeye fırsat vermedi. Anlaşılan Hacı dayıya verdiği sözü unutmuştu.
“Dayısı ben akşama dönerim. Şu tepenin ardında Göktepe var. Orda benim asker arkadaşım var,  beni bekler. Gidip bir görüşüverip geleyim. Hadi dayısı. Olmaz deme. Aslan yeğenim benim! Haaa, akşama dönemezsem durumu idare et. Benim kepenek yorgan gibi, seni üşütmez. Dağlarda canavar (kurt) var, sakın Karabaş’ı yanından ayırma!”
Hani bir söz vardır: “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.” İşte Hasan dayımda da bu tatlı dilden vardı. O bu tatlı dil ile herkesi ikna ederdi. Ben daha ilkokul beşinci sınıfta bir çocuktum. Beni ikna etmek onun için peynir ekmek yemek kadar kolaydı.
Gitti… Göktepe’ye gitti. Ben Aldürbe’ye gidemedim; o Göktepe’ye gitti. Neyse ki akşama dönecekti. Aldürbe’ye yarın giderdim artık. Daha önce de gütmüştüm bu sürüyü. Yarına kadar da güderdim. Ne olacak, bir yerim mi eksilecek… O gün de güttüm. Yayılım iyiydi. Yeşil taze ot yoktu ama kurumuş çağşır, şalba vardı daha. Keven de boldu. Sürü yayılırken ben bir yandan “Hasan dayı geliyor mu?” diye Göktepe tarafına bakıyordum. Bir yandan da yapılacak işleri yapıyordum. Obruktan kar çıkardım. Helkenin içine koydum. Eriyince içecektim, yemek yapımında, temizlik işlerinde kullanacaktım. Koyunlardan süt sağıp tencerede pişirdim. Çitilde yoğurt çaldım. Koyun yoğurdunu çok severdim. Hele hele güz yoğurdu sadeyağ gibi koyu olur. Yemesine doyulmaz.
Sürü gece yarısına kadar yayıldı. Bilir misiniz, ağaç olmayan yaylalarda kırlar tam karanlık değildir. İnsan gündüzmüş gibi kolayca gezebilir. Hayvanlar da kolayca gezip yayılabilir. Neyse sürü karnını doyurunca Hasan dayı’mın gösterdiği yere getirdim. Sabaha kadar yatıp dinlendik. Tan yeri ağarırken koyunlar gene yayılmaya başladılar. Benim gözlerim ufukta. Hasan dayı ha geldi ha gelecek… Sabah gelmedi. “Kuşluk muhakkak gelir.” dedim, bekledim. Kuşluk da gelmedi. Canım sıkılmaya başlamıştı. Hasan dayı neden gecikmişti acaba? Başına bir iş filan mı gelmişti? Sürüyü bırakıp gidemezdim. Dağlarda kurt vardı. Sürünün tamamını kırardı. O zaman ölümlerden ölüm beğen. Hasan dayı öğleyin de gelmedi. 
“Mal canın yongasıdır.” derler. Yörüklerin büyüğü, küçüğü hayvanlarına gözleri gibi bakarlar. Çünkü tek geçim kaynakları onlardır. Onlar olmazsa açlıktan nefesleri kokar. İlkokul beşinci sınıfta bir çocuktum. Kimsenin olmadığı ıssız bir yaylada üç gün üç gece sürüyü güttüm. Hem sürüye baktım, hem yollara baktım. Burada bu kadar uzun zaman kalacağımı bilseydim evdeki kitap çantamı almaz mıydım? Kitaplarım defterlerim olsa zamanı daha kolay geçirirdim.
Dördüncü gün kuşluk Hasan dayım geldi. Koyunlar da eşmeye gelmişlerdi. Anlattı:
“Dayısı beni asker arkadaşım salmadı yahu.”
Sonra gönlümü almak için hiçbir şey olmamış gibi omzumu okşadı gülerek:
“Hıh hıh hıh… Yoksa biraz geciktim mi?”
Ben cevap vermedim. Küskün olduğumu belli ettim. Hasan dayım isteklerini sıraladı:
“Dayısı ben hem uykusuzum hem de acıktım. Sen hemen koyunlardan biraz süt sağ. Biraz sütlü bulgur pilavı pişir. Pilav pişince beni uyandır. Ben ayakta uyuyorum. Biraz kestirivereyim.”
Kepeneği alıp kayanın gölgesine uzandı. Az sonra başladı horlamaya…
Ne yapsaydım acaba? Hasan dayımın dediği gibi süt sağıp bulgur pilavı mı pişirseydim şimdi? Hayır hayır! Bu kadarı da fazlaydı. Haksızlıktı bu. Bu haksızlığa, beni kandırmasına karşı tepki göstermezsem ileride beni gene kandırmaya kalkardı. Başkalarını kandırmanın bir bedeli olduğunu o da bilmeliydi. Nasıl olacaktı bu? Tepkimi nasıl gösterebilirdim? Diklenip büyüğüme karşı saygısızlık etmek de istemezdim. Koyun güderken boş kalırsam küçük taşlardan kalem, büyük taşlardan defter yaparak resim çizerdim. En iyi kalem çakmak taşlarından olurdu. En iyi defter de orta boy yassı taşların toprakla birleştiği alt yüzüydü. Hemen bir yassı taş buldum. İyi yazı yazılan alt yüzünü çevirdim. Üzerine küçük bir çakılla şöyle yazdım:
“HASAN DAYI BEN ALDÜRBE’YE GİDİYORUM. BENİ ARAMA!”
Yazılı taşı Hasan dayım uyanınca hemen görebileceği, daha doğrusu gözüne batacak bir yere koydum.  Oradan sessizce ayrıldım. Ver elini Aldürbe… Karşı tepeye geçince Hasan dayımın sesi duyuldu
“Aliii, herkese selam söyle!”
Ben hızımı değiştirmeden kafa kıvırarak söylendim:
“Ah Hasan dayı ah… Çok tatlı dilli adamsın amma… Tatlı dilin güle benziyor. Gülün yanında dikeni de olduğunu yeni öğrendim. Eee, ne yapalım, gülü seven dikenine katlanacak. Seni gülünle dikeninle olduğun gibi seviyorum gene de.”
Sonra ona kırgınlığım, öfkem aklıma geldi. Ben de onun bana davrandığı gibi davranıp o uyurken kaçmıştım. Borcumu ödemiştim. Ona saygısızlık yapmadan diklenmeden ya da ağlamadan, akıllı bir şekilde yaptığı yanlışı, haksızlığı anlatmıştım. Akıllı bir şekilde tepkimi göstermiştim. Yaptığım işi beğenmiş olmalıyım ki, gülerek havada el salladım. Onun duyacağı şekilde bağırdım:

“Ödeştik ödeştik!” 

KURTLU ELMA İSTERİM

KURTLU ELMA İSTERİM
Bu gün (23.01.2017) televizyonda Prof. Dr. Canan Karatay’ı izledim. Canan Hoca tutturmuş, “Kurtlu elma yiyin!” diyor. Aman Hocam, bizim insanlarımız o kadar şaşkın mı ki, kurtlu elma yesin(?) Fenni gübresi, böcek ilacı fazlasıyla verilmiş, gösterişli elmalar varken kurtlu elma yemek de neyin nesi?Ama bazı şaşkın(!) insanlarımız “ilaç kalıntısı olmazmış, organik ürün” diye kurtlu elmaları tercih ederlermiş. Aynı şaşkınlıktan bende de var galiba. Bir süre önce torunumla aramızda geçen bir olayı anlatıp bir öykü yazmıştım. Canan Hocamızı izleyince “Tam sırasıdır, taşı gediğine koyalım” deyip bu öykümü sizlerle paylaşmak istedim.
…
Kurt nedir? Kurtla kuzu masalını duymuşsunuzdur. Bir de kurtlu elma var. Kurtlu elmayı sever misiniz? Deniz önceden hiç sevmezdi. Geçenlerde bir olay oldu. Bu olaydan sonra Deniz, “Dede ben de kurtlu elma isterim!” dedi. Kurtlu elmayı sevmeye başladı. Nasıl mı oldu? Anlatalım:
Deniz dedesinin yanındaydı. Oturma odasında televizyon izlemeye başladılar. Dede sehpadaki gazeteyi alıp ilk sayfasına şöyle bir baktı. Deniz sordu:
“Dede ne yazıyor gazetede?”
 “Yurt dışına satılan yeşil biberlerde ilaç kalıntısı bulunmuş. Biberler geri gelmiş.”
“İlaç kalıntısı ne demek?”
Sebzelere, meyvelere hastalık gelmesin diye ilaç atarlar. Çiftçi tam bilgili değilse, zamansız, ölçüsüz, yanlış ilaç atarsa toplanan sebze meyvelerde ilaç kalıntısı kalır.”
“İlaç kalıntılı sebze meyveyi yersek ne olur?”
“Bizi hasta eder. Faydadan fazla zararı olur.”
Televizyon izlerken, konuşurken yesinler diye babaanne bir tabakta elma, portakal ve bıçaklar getirdi. Bir sehpa üzerine koydu.
“Elmalarda ilaç kalıntısı olabilir. Ben bol su ile iyice yıkadım ama siz gene de soyun.”
 Dede üzerinde delikler olan bir elma aldı, kabuğunu soymadan yemeye başladı. Deniz ise kabuğunda delik olmayan bir elma aldı, soymaya başladı. Dedesine güldü.
“Dedem delikli elmayı aldı, hah hah hay! Dede o delikleri ne delmiş acaba?”
“Kurtlar delmiş.”
“Yani senin elindeki elmanın içinde kurtçuklar mı var?”
“Evet!”
“Sen şimdi kurtlu elma mı yiyorsun?”
“Evet, ne var bunda?”
Deniz dedesine bakıp yüzünü buruşturdu. Burun kıvırdı. Ona acıyan bir tavırla baktı.
“Dede komik oluyorsun yahu! Böyle sağlıklı elmalar varken, delikli, kurtlu elmalar yenir mi?”
Dedesi onu imrendirmek ister gibi başını sallayıp ağzına kabuklu kurtlu elmadan bir ısırık daha aldı.
“Bu kurtlu elmalar hem daha lezzetli, hem kabuğunda daha fazla besin var. Hem de ilaç kalıntısı yok.”
“Dede ilaç kalıntısı olmadığını nereden anladın? Üstünde öyle bir yazı mı var?”
“İlaç kalıntısı olsa bu delikler olmaz. Zehirli ilaç atılan elmaya kurt gelip girmez. Bu kurtlar bu elmada ilaç kalıntısı olmadığının garantisi.”
Deniz elmasını soymuş, dilimleyerek yemeye başlamıştı. Ablası mutfakta babaanneye yardım ediyordu. O sırada televizyonda bir çizgi film vardı. Dedesi onları çağırdı:
“Çocuklar televizyonda güzel bir çizgi film var. Gelin izleyelim!”
Çocuklar filmi ilgiyle izlemeye başladılar. Rastlantıya bakın çizgi film elma kurtlarının yaşayışını anlatıyordu. Elmaların içine girip çıkan kurtçuklar konuşuyorlardı.
“Biz şanslı kurtçuklarız. Bizim bahçemizin sahibi iyi bir çiftçi. Elma ilaçsız da yetişecekse ilaç atmıyor.”
“Komşu bahçenin sahibi çok ilaç attı anne kelebekler hep öldü. Elmalara yumurta bırakamadı. O bahçede hiç kurtlu elma yok.”
“Kurtlu elma yok ama çok ve zamansız ilaç attığı için ilaç kalıntısı kalıyormuş.”
“Duydum, insanlar o elmaların zehir kalıntısından zarar görmemek için hem elmayı bol suda yıkıyorlar, hem de kabuğunu soyup öyle yiyorlar. Böylece çok besin içeren elma kabuğunu çöpe atıyorlar.”
“Biz şanslıyız. Bizim bahçenin sahibi zehirli ilaç atmadığı için biz yaşıyoruz. Ama bizim içinde olduğumuz bu kurtlu elmaları yiyen insanlar da şanslı. Hem zehir kalıntısının olasılığı bile olmadığı için elmaları rahatça kabuğu ile beraber yiyorlar. Böylece fazla besin alıyorlar. Hem de ilaç kalıntısından zarar görmüyorlar.”
“Ayrıca kurtlu elmalar ötekilerden daha lezzetli, daha tatlı oluyor.”
“Kurtlu elma yiyen insanlar bir taşla üç kuş vurmuş oluyorlar.”
“Daha akıllı, daha bilgili olan insanlar kurtlu elma yemeyi seviyorlar.”
“Ben kurtlu elma yiyen insanları seviyorum. Onlar kurtlu elma yerse, bizim de barış içinde yaşama şansımız artıyor.”
Çocuklar çizgi film izlerken evin dışından bağırıp çağıran bir insan sesi geldi. Pencereyi açıp baktılar. Yolda bir grup insan yürüyüş yapıyordu. Ellerinde yazılı pankartlar vardı. Bir yandan da hep bir ağızdan bağırıyorlardı. Pankartlardaki yazıları okudular:
“Kurtlu elmalarımızı geri isteriz!”
“Tarım ürünlerine kontrolsüz ilaç atımına paydos!”
Yürüyüş grubu sloganlarını söyleyerek geçip gittiler. Bu sloganlardan biri Deniz’in unutamayacağı şekilde hatırında kaldı.
“Kurtlu elmalarımızı geri isteriz!”
Sonra Deniz dedesine baktı. Kurtlu elmayı yiyip bitirmişti. Ortasında çekirdekleri olan az bir kısmı tabağa koymuştu. Onu sapından alıp baktı, inceledi. Çekirdeklerin olduğu yerde küçücük bir kurtçuk gördü. İlkin yüzünü buruşturdu. Tiksintiyle ona baktı. Sonra televizyondaki çizgi filmde gördüğü kurtçukların yerine onu koydu. Kafasında canlandırdı. Dedesinin yediği elmanın içindeki bu kurtçuk televizyona geçip konuştu:
“Çocuklar kurtlu elmalardan tiksinmeyin. Sağlığınızı düşünürseniz kurtlu elma yiyin. Hadi, kurtlu elmayı bir deneyin. Denemesi bedava!”
Deniz’in yüzündeki tiksinme ifadesi gülümsemeye dönüştü.
“Elmanın iyisini kurtlar bizde iyi biliyorlar. Denemesi bedava! Hazır önümde kurtlu elma da varken…”
Tabakta ablasından kalan bir dilim vardı. Baktı çekirdeklerin yanında kurtçuklar vardı. Kurtçuksuz kısmını ayırdı. Kabuğunu soymadı. İkin gene yüzünü buruşturur gibi yaptı. Sonra gülümseyip elma dilimini ağzına attı. Tadına varmak istermiş gibi yavaş yavaş çiğnedi, yuttu. Gülümsüyordu.
“Oh be, bu daha tatlıymış!”
Açık pencereden dışarıda giden yürüyüşçülerin köşeyi dönerken bağırdıklarını gene duydu.
“Eski kurtlu elmalarımızı geri isteriz!”
Dedesi onu yan gözle izliyordu. Tabakta yemek için kurtlu elma aradı, bulamadı. Deniz dedesine döndü:
“Dede, ben de kurtlu elma isterim!”